Bilim ve Teknik dergisindeki yazıda fikirlerine yer verilen ve mutluluğun kökenini araştıran araştırmacı David Buss, aynı zamanda insanlara evrimsel kökenlerine bakarak mutluluk reçeteleri hazırlamayı da ihmal etmemiştir. Buss'a göre insanın mutlu olabilmesi için "mutlu olan ataları" gibi yaşaması gerekmektedir.
Oysa mutluluğun kökeni, insanın ruhunun ve bu ruhu ona veren Yaratıcımızın farkında olmasıdır. Kendisini ve diğer insanları cansız maddelerin tesadüfi bir bileşimi olarak gören bir insan ne kendisine ne de dostlarına, yakınlarına gereken değeri vermeyecektir. İnsanlığı değersiz gören bir insan sevgi, dostluk, şefkat, fedakarlık gibi mutluluk getiren özelliklere de inanmaz. İnsanları ve tüm yaşadıklarını, hayatta kalabilmek için mücadele edilmesi gereken kişi ve olaylar olarak göreceği için daima stresli, gergin, acımasız, hissiz, donuk bir hayat yaşar. Bir insanın mutluluğunun nedeni olan dostluk, sevgi, özveri, güven duymak, vefa, saygı gibi özellikleri gerçek anlamıyla hiçbir zaman yaşayamaz.
Bu nedenle evrimsel psikoloji gibi evrim teorisine dayalı olarak yapılan araştırma ve çalışmaların hepsi boş yere vakit kaybettirmekte, birçok insan ve bilim adamının vakti, emeği, bilgi birikimi ve maddi imkanları yanlış bir amaç uğruna tüketilmektedir.
Bilim ve Teknik dergisinin ise, bu gibi dogmatik evrim propagandalarına aracılık etmektense, yaşamın kökenine dair gerçekten somut bilimsel bulguları ortaya koyması gerekmektedir.
FOCUS DERGİSİNİN YANILGILARLA DOLU "EVRİM DOSYASI" VE PROF. DEMİRSOY'UN GARİP İDDİALARI
Ekim 2001 tarihli Focus dergisinde, evrim teorisini konu alan 5 ayrı yazı yayınlandı. Prof. Dr. Ali Demirsoy tarafından hazırlanan ve "Darwin ve Evrim" başlığını taşıyan yazı ile, İrfan Unutmaz tarafından hazırlanan diğer yazılar genelde aynı evrimci iddiaları içermekteydi. Evrim teorisinin savunulmaya çalışıldığı yazıların tamamında, evrimcilerin bilimin ne kadar gerisinde kaldıkları açıkça görülmekteydi. Bu yazıda, Focus dergisindeki geçersizliği defalarca kanıtlanmış olan evrimci iddiaların neden yanlış olduğu bir kez daha açıklanacaktır.
Focus Dergisi ve Prof. Demirsoy'un "Doğal Seçilim"in Evrimin Meksanizması Olduğu İddiaları Yanlıştır
Focus dergisindeki yazıların hemen hemen hepsinde, doğal seleksiyon (doğal ayıklanma) evrimin bilimsel olarak geçerliliği ispatlanmış bir mekanizması olarak gösterilmiştir. Örneğin Prof. Ali Demirsoy, yazısında bu iddiayı şöyle özetlemiştir: "Darwin'in kurmuş olduğu 'Doğal Ayıklanma Yasası', kesinlikle güncelliğini ve bilimselliğini yitirmedi."
Doğal seleksiyon, Darwin'den önce de tarifi yapılmış bir doğal mekanizmadır. Bulunduğu ortama daha iyi uyum sağlayan olan canlıların yaşama ihtimali daha fazladır, diğerleri ise elenir. Örneğin, vahşi hayvanların tehdidi altında yaşayan bir tavşan sürüsünde daha hızlı koşabilenler ve rengi dolayısıyla daha iyi kamufle olabilenler yaşayacak, diğerleri ise zaman içinde elenerek azalacak veya yok olacaklardır. Ancak Darwin, doğal seleksiyona bu anlamının dışında bir anlam daha yükledi ve bu mekanizmanın zaman içinde yeni türler oluşturacağını öne sürdü. Ne var ki bugün evrimciler dahi doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirici bir gücü olamayacağını kabul etmektedirler. Doğal seleksiyon vasıtasıyla, zayıfların ayıklanması örneğin bir tavşan sürüsünün sadece daha hızlı koşan, daha iyi gizlenen ve korunan, daha güçlü bir sürü haline gelmesi sağlanabilir. Ancak tavşanlar daima tavşan olarak kalırlar, hiçbir zaman başka bir canlıya dönüşmezler. Çünkü doğal seleksiyon vasıtasıyla canlıların genetik havuzuna yeni bir bilgi eklenmez, yani onlara yeni bir özellik kazandırılmaz. Doğal seleksiyona bir de mutasyonun eklenmesi, evrim teorisini kurtaramamıştır. Çünkü; hem genetik bilgiyi geliştiren hiçbir mutasyon gözlemlenmemiştir, hem de canlıların "indirgenemez kompleks" yapıları, Darwinizm'in özü olan "küçük değişikliklerin kademe kademe birikmesi" kavramını çürütmektedir.
Yale Üniversitesinden Dr. J. Budziszewski doğal seleksiyonun evrimin nasıl gerçekleştiğini açıklamaktan çok uzak olduğunu şöyle özetlemektedir:
Herkes doğal seleksiyonun ispinoz gagalarını uzatacağı konusunda hemfikirdir; ancak birçoğu, doğal seleksiyonun Darwin'in iddia ettiği gibi balıkları kurbağalara dönüştüreceğine katılmamaktadır.
...Darwinizm'e gelen en öldürücü darbelerden biri indirgenemez kompleksliği açıklayamamasıdır. Sistemin çalışması için tüm parçalarının aynı anda bulunması gereken "indirgenemez komplekslik" doğal seleksiyon tarafından oluşturulamaz. Çünkü doğal seleksiyonda, canlının sahip olduğu yapılar tek tek evrimleşmeli ve her yeni parça ile sistem biraz daha iyi çalışmalıdır...
Darwinizm'in açıklayamadığı bir başka problem ise, hayatın cansızlıktan nasıl oluştuğudur. Doğal seleksiyon sadece yaşayan ve üreyen varlıklar için geçerlidir; ancak bu, canlıların nasıl oluştuğunu açıklayamaz...25
Dr. Budziszewski'nin de belirttiği gibi doğal seleksiyonun evrim teorisine kazandırdığı hiçbir şey yoktur. Çünkü bu mekanizma, hiçbir zaman bir türün genetik bilgisini zenginleştirip geliştirmez. Hiçbir zaman bir türü bir başka türe çevirmez; yani deniz yıldızını balığa, balıkları kurbağaya, kurbağaları timsaha, timsahları da kuşa dönüştüremez. Canlılığın ve canlılardaki kompleks sistemlerin nasıl oluştuğunu kesinlikle açıklayamaz.
"Kesintiye Uğratılmış Denge" Teorisi Darwinizmin Fosil Çıkmazı İçin Bir Kurtarıcı Değildir
Focus dergisindeki "Darwin'i Yakmalı mı?" başlıklı yazıda yeralan iddialardan bir diğeri de, Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge gibi bazı evrimci paleontologların, evrim teorisinin fosiller konusundaki çıkmazına bir açıklama getirdikleri idi.

Stephen Jay Gould |
Evrim teorisi, canlılığın kademe kademe, küçük değişikliklerle evrimleştiğini iddia eder. Bu iddiaya göre, canlı türleri arasında, her iki canlı türünden bazı özellikler taşıyan "ara formların" yaşamış olması gerekir. Ancak fosil kayıtlarında bu ara formlardan eser bulunmamaktadır. Aksine, farklı canlı grupları fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkmakta ve milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişim geçirmeden kalmaktadırlar. Paleontolojinin ortaya koyduğu bu büyük bulgu, canlı türlerinin arkalarında bir evrim süreci olmadan var olduklarını göstermektedir.
Bu gerçek, uzun yıllar boyunca paleontologlar tarafından gözardı edilmiş ve hayali ara formların bir gün bulunacağı umudu korunmuştu. Ancak 70'li yıllarda, bazı paleontologlar, bunun yersiz bir beklenti olduğunu ve fosil kayıtlarındaki boşlukların "gerçek" sayılması gerektiğini kabul etmişlerdir. Ne var ki, bu paleontologlar, evrim teorisinden vazgeçmeyi kabul edilemez bir düşünce saydıkları için, bu gerçeğe evrim teorisi içinde bir açıklama aramaya çalıştılar.
Bu arayış içinde olan evrimcilerden Harvard Üniversitesi paleontologları Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge, 1970'lerin başlarında, "kesintiye uğratılmış denge" ("punctuated equilibrium") olarak bilinen farklı bir evrim modelini sundular. Bu modeli savunan bilim adamları canlı türlerinin Darwin'in öngördüğü gibi kademeli küçük değişikliklerle değil, ani ve büyük değişikliklerle oluştuğunu öne sürdüler.
Ancak bu model de, diğer evrim teorisi modelleri gibi birçok çelişki ve mantıksızlıklarla doludur.
Sıçramalı evrim teorisi olarak da anılan bu evrim modeli, bugünkü haliyle, canlı popülasyonlarının çok uzun süreler boyunca değişim göstermediklerini, bir tür "denge" (equilibrium) durumunda kaldıklarını kabul eder. Bu iddiaya göre evrimsel değişiklikler, çok kısa zaman aralıklarında ve çok dar popülasyonlar içinde gerçekleşir. (Denge, kesintiye, yani "punctuation"a uğratılır.) Popülasyon çok dar olduğu için büyük mutasyonlar çok kısa sürede doğal seleksiyon yoluyla seçilir ve böylece yeni tür oluşumu sağlanır.
Örneğin, bu teoriye göre, bir sürüngen türü milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişikliğe uğramadan yaşamını sürdürür. Ancak bu sürüngen türünün içinden bir şekilde ayrılan az sayıdaki bir grup sürüngen, nedeni açıklanamayan bir seri yoğun mutasyona maruz kalır. Bu mutasyonların avantaj sağlayanları bu dar grup içinde hızlı bir biçimde seçilir. Grup hızla evrimleşir ve kısa sürede bir başka sürüngen türüne, hatta belki de memelilere dönüşür. Tüm bu süreç çok hızlı olduğu ve dar bir popülasyonda gerçekleştiği için de, geriye çok az fosil izi kalır, belki hiç kalmaz.
Dikkat edilirse, aslında bu teori kanıttan değil, kanıtsızlıktan kaynak bulmaktadır. Teori sadece "geride fosil izi bırakmayacak kadar hızlı bir evrim süreci nasıl hayal edilebilir" sorusuna cevap geliştirmek için ortaya atılmıştır. Bu cevabı geliştirirken de, iki temel varsayım kabul edilmektedir:
1. "Makromutasyonların", yani canlıların genetik bilgisinde büyük değişimler oluşturan geniş çaplı mutasyonların, canlılara avantaj sağladıkları ve yeni genetik bilgi ürettikleri varsayımı.
2. Sayıca dar olan hayvan popülasyonlarının, genetik yönden daha avantajlı oldukları varsayımı.
Oysa her iki varsayım da bilimsel bulgularla açıkça çelişmektedir. Sıçramalı evrim teorisi, az önce belirttiğimiz gibi tür oluşumuna yol açan mutasyonların çok büyük ölçeklerde gerçekleştiğini ya da bazı bireylerin üst üste yoğun mutasyonlara maruz kaldıklarını varsaymaktadır. Oysa bu varsayım, genetik biliminin tüm gözlemsel verilerine aykırıdır.
Yüzyılın ünlü genetikçilerinden Fisher'ın deney ve gözlemlere dayanarak ortaya koyduğu bir kural, bu varsayımı açıkça geçersiz kılmaktadır. Fisher, bir "mutasyonun bir canlı popülasyonunda kalıcı olabilmesinin, mutasyonun fenotip üzerindeki etkisiyle ters orantılı" olduğunu bildirir... 26
Bir başka deyişle, bir mutasyon ne kadar büyük olursa, toplulukta kalıcı olması ihtimali de o kadar azalır. Bunun nedeni ise çok açıktır: mutasyonlar canlıların genetik bilgisinde rastlantısal değişiklikler oluştururlar ve hiçbir zaman canlının genetik bilgisini geliştiren bir etkileri yoktur. Aksine, mutasyondan etkilenen bireyler ciddi hastalık ve sakatlıklara maruz kalır. Dolayısıyla bir birey mutasyondan ne kadar fazla etkilenirse, yaşama ihtimali de o kadar azalacaktır.
Gözlem ve deneyler, mutasyonların genetik bilgiyi geliştirmediğini ve canlıları tahrip ettiğini gösterirken, sıçramalı evrim savunucularının mutasyonlardan neo-Darwinistler'den bile daha büyük "başarılar" beklemeleri, açık bir tutarsızlıktır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Vural Yayıncılık, İstanbul, Şubat 2000)
"Hayali Ara Geçiş Formları" Çizmek, Evrime Kanıt Sağlamaz
Focus dergisinin en büyük yanılgılarından biri yine "Darwin'i Yakmalı mı?" başlıklı yazıda yer almaktadır. İki sayfanın ortasına çizilen farklı delikli fosillerinin çizimlerinin arasına, hayali ara geçiş formlarının çizimleri de eklenmiş ve bu çizimlerin altında şu yoruma yer verilmiştir: "Darwin'e göre, yeni türlerin oluşumu, "doğal ayıklama'nın harekete geçirdiği küçük farklılıkların derece derece birikmesiyle gerçekleşiyor. Bu oluşum, yukarıdaki "delikliler"in fosillerindeki değişim serisinde açık ve somut bir biçimde görülüyor." Oysa resimde görülen, asılları olmayan fosillerin hayali çizimleri ile tamamlanmış hayali bir seridir. Evrimciler, hiçbir canlı türünün diğerine evrimleştiğini gösteren bir tek ara geçiş formuna ait fosil dahi bulamadıkları için bu açıklarını hayali çizimlerle gizlemeye çalışmaktadırlar. (Evrim teorisinin fosil çıkmazı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Vural Yayıncılık, İstanbul, Şubat 2000)
Focus dergisi Darwinizm'i savunmak -ve bunu yaparken komik duruma düşmemek- amacındaysa, o zaman hayali senaryolar yazmak yerine, sözünü ettiği "küçük farklılıkların derece derece birikmesi" senaryosunu kanıtlara dayandırmaya çalışmalıdır. Gerçekten "küçük farklılıkların derece derece birikmesiyle" evrimleşen canlılara dair fosiller göstermeli, dahası canlıların göz, kulak, kanat, solunum sistemi gibi kompleks organ ve sistemlerinin nasıl olup da "küçük farklılıkların derece derece birikmesiyle" oluşabileceğini açıklamalıdır. Ancak hiçbir evrimci bunları yapamadığı gibi Focus dergisi de yapamamaktadır. Çünkü söz konusu "ara geçiş fosilleri" yoktur ve farklı canlı gruplarının "küçük farklılıkların derece derece birikmesiyle" oluşabileceğini gösteren teorik bir açıklama bile mümkün değildir.
Focus Dergisinin Darwin'in ve Evrim TeorisininMasumluğu İle İlgili Yanılgıları
Focus dergisinde yer alan "Darwin'in Kötü Öğrencileri, Niyet Kötü Evrim Bahane" başlıklı bölümde ise, Darwin'in düşüncelerinin komünizm ve faşizm gibi birbirine tamamen zıt gibi gözüken iki ideoloji için uygun zemin hazırladığından bahsedildikten sonra, Charles Darwin'in bunda bir payı olmadığı öne sürülmektedir. Özellikle de öjenizm ve ırkçılık konularında Darwin tamamen temizlenmekte ve hiçbir zaman bu tür iddialarda bulunmadığı belirtilmektedir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki Focus dergisinin, geçtiğimiz yüzyılı kana bulayan komünizm ve faşizm gibi iki kanlı ideolojinin, Darwinizm'in hazırladığı zeminde yeşerdiklerini ve Darwinizmden aldıkları destekle, onun kazandırdığı meşruiyetle bu noktaya gelebildiklerini kabul etmesi doğru bir yaklaşımdır. Fakat bütün bunlarda Charles Darwin'in bir payının olmadığını, kötü niyetli bazı kişilerin evrim teorisini kullanarak kendi insanlık dışı ideolojilerine kılıf oluşturduklarını ifade etmek ve böylece Darwin'i aklamaya çalışmak hatalı ve boşuna bir çabadır. Çünkü Darwin, yazılarında "Sosyal Darwinizm"e özellikle zemin hazırlamış, ırkçılığı ve öjeniyi desteklemiştir. Ayrıca Darwin'in iddiası temelden Yaratıcımızın varlığını reddetmekte ve tüm materyalist görüşlere sözde bilimsel bir zemin hazırlamaktadır.
Darwin'in bu ideolojilerin güçlenmesindeki payını şöyle özetleyebiliriz:
Darwin ortaya attığı teori ile insanlara "tesadüfler sonucu kendiliklerinden meydana gelmiş, hayvanlarla ortak atadan evrimleşmiş canlılar" olduklarını telkin etmiştir. Buna inanan insanlar hayvanlara benzer bir yaşam sürmekte sakınca görmedikleri gibi, insanlara özgü vicdani kaygıları da bir yana bırakarak, ahlaki ve insani değerlerini kolayca yitirmişlerdir. Bu noktadan bakıldığında dünyanın pek çok yerinde insanların ve toplumların içine düştüğü ahlaki dejenerasyonda Darwin'in bu fikirlerinin payının ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılır. Çünkü bu mantığa göre tesadüfen oluşmuş varlıklar başıboşturlar, yaptıklarından dolayı kimseye karşı sorumlu değildirler, dolayısıyla her türlü suçu ve ahlaksızlığı işleyebilirler. Bencillik, acımasızlık, açgözlülük, kıskançlık, rekabet, ahlaksızlık, vahşet ve daha pek çok şey serbesttir. Evrimci mantığa göre doğru ya da yanlış diye kavramlar yoktur. Çünkü doğru ve yanlışı belirleyen İlahi kanunlar reddedilir..

Bu kitap toplum tarafından genel bir kabul gördüğü takdirde dünyada daha önce hiç gö rülmemiş şekilde insan ırklarında bir soykırım yaşanacaktır"
Adam Sedwick |
Nitekim günümüz evrimcileri de bu gerçeği onaylamaktadırlar. Bu konuda evrimci bir bilim adamı olan P.J. Darlington şunları söyler:
Birinci nokta bencillik ve vahşet içimizdeki doğal bir şeydir, en uzak atamızdan bize miras kalmıştır. O zaman vahşilik insanlar için normaldir; evrimin bir ürünüdür.27
Darwin, teorisinde doğadaki canlılar arasında bir rekabet olduğunu, bu mücadelede güçlü olanların kazanacağını, zayıf olanların elenmeye mahkum olduğunu ileri sürmüştür. Ancak Darwin bunu yalnızca tabiat için düşünmemiş, aynı zamanda insan toplumları için de öngörmüştür. Böylece ırkçılığın, emperyalizmin ve savaşın destekçisi olmuştur. Bu nedenle Darwin'in bu suçların baş aktörlerinden biri olduğunu reddedip, onu aklamaya çalışmak değil, konunun özüne inip, teorinin altında yatan tehlikeli fikri görmek gerekir.
Darwin'in ırkçılığı savunan ve körükleyen sözleri oldukça açıktır ve bu sözler Darwin'in iddia edildiği gibi hiç de masum olmadığının göstergesidir. Örneğin aşağıdaki ifadelerinde tam anlamıyla ırkçı bir bakış açısı sergilemektedir. Üstelik Avrupalıları medeni insanlar olarak görmesine karşın, zencileri ve Avustralya yerlilerini goriller ve maymunlarla bir tutarak, ırklar arasındaki mücadeleyi de körüklemektedir:
Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da... kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden, Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride olan babun türü maymunlar kalacaktır.28
Darwin bir başka ifadesinde ise öjeni ile ilgili olarak şöyle demektedir:
Yabanıl insanların vücutça ve kafaca zayıf olanları eleniverir; ve sağ kalanlar çoğunlukla, gerçekten sağlıklı kimselerdir. Öte yandan biz uygar insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden geleni yaparız; geri zekalılar, sakatlar ve hastalar için bakım evleri kurarız; yoksulları koruma yasaları çıkarırız; tıp uzmanlarımız her hastayı yaşatmak için en son ana kadar bütün ustalıklarını gösterir... Böylece uygarlaşmış toplumların zayıf bireyleri kendi soylarını sürdürmektedir. Evcil hayvan yetiştiriciliği yapmış hiç kimse, bunun insan ırkına büyük zararı dokunduğundan şüphelenmez.29
Darwin'in ırkçılık, çatışma ve soykırım konularında insanlığa verdiği zararları çağdaşları da fark etmiştir. Örneğin Darwin'in yakın arkadaşı olan Prof. Adam Sedwick "Türlerin Kökeni"ni okuduğunda "Bu kitap toplum tarafından genel bir kabul gördüğü takdirde dünyada daha önce hiç görülmemiş şekilde insan ırklarında bir soykırım yaşanacaktır"30 demişti. Sedwick'in öngörüsü gerçekten de haklı çıkmıştır.
Türkleri elimine edilmesi gereken bir ırk olarak nitelendirmesi de Charles Darwin'in ırkçı görüşlerini anlamak için yeterlidir. (Bkz. Darwin'in Türk Düşmanlığı, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)
Kısacası Focus dergisinin Darwin'i ve Evrim teorisini aklama çabaları yanlıştır. Charles Darwin dünyaya çok büyük zararlar getiren bir teoriyi ortaya atmakla, bu teoriden güç alarak işlenen her türlü suçun sorumluluğuna ortak olmuştur. Bu nedenle günümüz evrimcilerinin dünyayı savaşa, mücadeleye, kan ve çatışmaya boğan böyle bir ideolojinin sahibini desteklemek yerine, objektif yaklaşarak, gerçekleri görmeleri isabetli olacaktır.
Dünya Darwin'in sandığı gibi bir mücadele ve çatışma yeri değildir. Tam tersine barışın, dostluğun, huzurun ve kardeşliğin yaşanacağı bir yerdir. Allah dünyayı bunun için yaratmıştır. İnsanların ırkları veya soyları üstünlük konusu olamaz, üstünlük yalnızca takvaya göredir. Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmiştir:
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat suresi, 13)
Prof. Demirsoy'un Tüyler Ürperten İddiaları
Prof. Demirsoy Focus dergisindeki yazısında, daha önceleri de katıldığı bazı tartışma programlarında, konferanslarda veya kitaplarında bahsettiği gibi, öjeniyi savunmakta ve kendisini "Biyolojik Faşist" olarak tanımlamaktadır.31
Demirsoy, inandığı öjeni prensibi çerçevesinde, yazısında hastaların, fakirlerin, ihtiyaç içindeki insanların korunmalarının ve bakılmalarının doğanın dengesine aykırı olduğunu, bunun bu dengeyi bozduğunu öne sürmüş ve çözüm olarak ilaç kullanılmamasını tavsiye etmiştir.
Kendisine Darwin'in düşüncelerini örnek alan Demirsoy şöyle demiştir:
Darwin'in ayrıca bir söylediği de şuydu, 'Fakir toplumlar istedikleri kadar çok çocuk yapsınlar, bunun çok büyük zararı olmaz; çünkü burada zaten ölüm oranı çok yüksek olacaktır ve ayıklanma fazladır.' Bence doğru da söylemiştir.

Prof. Demirsoy, Nazi Almanyasında uygulanan öjeni fikrini savunmakta, hasta ve sağlıksız insanların tedavilerini gereksiz görmektedir. |
Darwin'in fakirlerin fazla çocuk yapmalarını sakıncalı görmemesinin nedeni zaten ölecek olmalarıdır. Demirsoy ise, Darwin'i haklı bulmakta, ancak tıbbi gelişmeler ve bulanan antibiyotiklerin bu insanları" gereksiz yere" iyileştirdiğini ve doğanın dengesinin bu yüzden bozulduğunu iddia etmektedir:
Ama Darwin antibiyotiğin bulunacağını bilemezdi. Yani, bu kadar ilacın ve tıbbi gelişmenin, insan soyuna yapılacak müdahalelerin geleceğini bilemezdi. Dolayısıyla bugün çok çocuk yapan ailelerin çocukları da yaşamış oluyor. Böylece denge bozulmuş ve doğal ayıklanma önlenmiş oluyor. Tabi bir sürü hastalıklı, rahatsız ve zayıf olan birey, kalıtsal materyallerini gen havuzuna sokmuş oluyor.
Demirsoy'un yukarıdaki sözlerinde bahsettikleri herhangi bir canlı türü değil, insanlardır. Demirsoy, görüldüğü gibi, hastalıklı, rahatsız ve fakir insanların ilaçlarla ve tıbbın imkanları ile yaşatılmalarını doğaya aykırı bir davranış olarak görmekte ve dikkat edilirse insanlardan herhangi bir hayvan türünden bahseder gibi bahsedebilmektedir.
Demirsoy bu "sorun"a getirdiği çözümü ise şöyle belirtmektedir:
...eğer insanlar gerçekten doğal yaşamak istiyorlarsa, en azından ilaç kullanmamaları gerekiyor. Örneğin hastalıklarda ilaç kullanmak, doğaya doğrudan doğruya bir müdahaledir. Çünkü doğanın kendisinde olmayan bir nesneyi sisteme sokmuş oluyorsunuz.
Demirsoy'un bu fikirleri, Darwinizm'den esinlenen Nazi Almanyası'nda savunulan ve uygulanan öjeni tezi ile tamamen paraleldir.
Öjeni, "ırk ıslahı" anlamına gelen bir kavramdır. Darwin'in yolunu izleyen biyologlar tarafından ortaya atılmıştır. İnsanları bir hayvan türü olarak gören, dolayısıyla hayvanlar için geçerli kuralları insanlara uygulayan öjeni teorisyenleri, insan neslinin de inekler veya köpekler gibi "hayvan yetiştiriciliği" yöntemiyle geliştirilmesini hedeflemiştir. Öjeni teorisyenlerine göre bir toplumdaki sakatlar ve hastaların çoğalması önlenmeli, (gerekirse bunlar öldürülmeli) sağlıklı bireyler ise bolca "çiftleştirilerek" sağlıklı ve güçlü nesiller oluşturulmalıdır.
Bu teoriyi ilk kez isimlendiren ve uygulayan kişi, Charles Darwin'in kuzeni olan -ve onun teorisinden etkilenen- Francis Galton'dur. Galton'dan sonra ise, Almanya'nın en ünlü Darwinist biyoloğu Ernst Haeckel, bu teoriyi geliştirmiştir. Haeckel, bir ırkı geliştirmek ve sözde evrimsel ilerlemesini hızlandırmak için, sakat, geri zekalı ve kalıtsal hastalıklara sahip insanların öldürülmesini savunmuştur! Haeckel, Wonders of Life adlı kitabında, "sakat doğan bebeklerin hiç vakit yitirilmeden öldürülmesini" istemiş ve bu bebeklerin henüz bir bilince sahip olmadıklarını ileri sürerek "bunun bir cinayet sayılmayacağını" iddia etmiştir.32 Haeckel sadece sakat doğan bebeklerin değil, toplumun sözde evrimine engel olan tüm hasta ve sakat insanların "evrim yasaları" gereğince ayıklanmasını istemiştir. Hastaların tedavi edilmesine karşı çıkmış, bu tedavinin doğal seleksiyonu engellediğini ileri sürerek şöyle yazmıştır:
İyileşmesi mümkün olmayan yüz binlerce hasta, örneğin akıl hastaları, cüzzamlılar, kanser hastaları yapay olarak hayatta tutulmakta, ama bu kendilerine veya toplumun geneline hiçbir yarar getirmemektedir... Bu kötülükten kurtulabilmek için, yetkili bir komisyonun kararı ve gözlemiyle hastalara hızlı ve etkili bir zehir verilmelidir.33
Haeckel'in teorisini kurduğu bu vahşet, Nazi Almanyası tarafından uygulamaya konmuştur.
Demirsoy da görüldüğü gibi Haeckel veya Nazi ideologları ile tamamen aynı fikirleri savunmaktadır. Ayrıca Demirsoy, hemen bu iddiasının ardından Darwinizm'i okullarda öğretmek gerektiğini, aksi takdirde insanlığın gerisinde kalacağımızı öne sürmektedir.
Oysa Demirsoy'un bu fikirlerinin gençlere öğretilmesi ve benimsetilmesinin, bir toplum için ne büyük bir tehlike olacağı aşikardır. Aklı selim sahibi herkes, Demirsoy'un istediği insan modelinin ne kadar tehlikeli olacağını hemen görecektir. Bu modelde Darwinist "biyolojik faşistler" tarafından, zayıf, hasta, bakıma muhtaç, fakir insanların bakılmadığı, kısırlaştırıldığı, yok olmaya mahkum edildiği, hastalara ilaç verilmediği, yardım elinin uzatılmadığı, bencil ve sadece kendi soyunun devamını düşünen bir yapı sunulmaktadır. Darwinist dünya görüşünün sunduğu bu modele karşılık, Kuran ahlakının insanlara sunduğu toplum modeli bambaşkadır. Kuran ahlakına göre ise, insanlar birbirlerine şefkat ve merhamet duyarlar, hasta, zayıf, güçsüz olanı korur, bakımını üstlenirler, esirlerine dahi kendileri aç oldukları halde öncelik tanırlar, ihtiyaçlarından arta kalan tüm varlıklarını ihtiyaç içinde olanlar için harcarlar, yetimi, yolda kalmışı korurlar. (Nur Suresi-22, Haşr Suresi-9, İsra Suresi-23/24, Nisa Suresi-36, Tevbe Suresi-60, Zariyat Suresi-19, İnsan Suresi-8/9.)
Allah bir ayetinde fakirleri hor gören, onları kollamayan insanların cehennemle karşılık bulacaklarını bildirmektedir:
"Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?"
Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik" dediler.
"Yoksula yedirmezdik." (Müddessir Suresi, 42-44)
Dini yalanlayanı gördün mü?
İşte yetimi itip-kakan,
Yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. (Ma'un Suresi, 1-3)
Darwinizme uyulduğunda, insanların hayatta kalmak için birbiri ile kıyasıya mücadele ettiği, dünyanın kaynak dengesini bozmamak için, fakirleri, hastaları, güçsüzleri yok etmenin yollarının arandığı, bencilliğin, sevgisizliğin ve acımasız rekabetin hakim olduğu toplumlar oluşacaktır. Kuran ahlakına uyulduğunda ise fedakarlık, sevgi, hoşgörü, saygı, barış ve huzur dolu toplumlar oluşacaktır. Akla ve vicdana sahip her insanın Darwinizmi büyük bir tehlike olarak görerek, Kuran ahlakına yöneleceği çok açıktır.
Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
(Nur Suresi, 22)
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler."Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür."
(İnsan Suresi, 8-9) |
Ayrıca, Sayın Demirsoy, "hastalara ilaç vermeyin, böylece hastalıklıları yaşatıp doğanın dengesini bozmayın" derken, kendi yakınları, sevdikleri hastalandığında, ilaca ve korunmaya muhtaç bir duruma geldiğinde nasıl davranacağını düşünmüş müdür? Acaba doğanın dengesini korumak, Darwin'in "doğal ayıklanma yasasına" sadık kalmak için, yakınını, sevdiği insanları ölüme terkedebilecek midir? Yoksa bu önerisi "başkalarının sevdikleri, yakınları, çocukları, anne ve babaları, eşleri, kardeşleri" için midir?
Gerçekte insan, herhangi bir canlı türü değildir ve doğal ayıklanmaya da tabi tutulamaz. İnsan akıl ve vicdan sahibi bir varlıktır. Bu nedenle, hayvanlar gibi doğa kanunlarına, orman kanunlarına göre değil, vicdanına ve aklına uyarak yaşar. Aklına ve vicdanına uymazsa da, hayvanlar gibi bir ortamda sürekli savaşarak, çatışarak, birbirinin kanını dökerek, merhamet, şefkat, sevgi ve sadakat duygularına sahip olmadan yaşamaya mahkum olur. Akıl ve vicdanına uyduğu takdirde ise, tam aksi bir ortamda, dayanışma, şefkat, sevgi dolu bir ortamda, sürekli yükselen bir medeniyet içinde yaşar.
Darwinizm'in insanlık için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu kavrayamayanlar, Prof. Demirsoy'un söz konusu düşüncelerinin insanlığı nereye götüreceğini düşünerek, bu önemli gerçeğin farkına varmalıdırlar. Özellikle Focus gibi evrimci yayınlar yapan dergilerin, evrim propagandası yaparken, gerçekte neyi savunduklarını ve insanlara nasıl bir hayat görüşünü empoze ettiklerini dikkatlice gözden geçirmeleri, akıl ve sağduyu ile seçim yapmaları son derece önemlidir.
BİLİM VE ÜTOPYA DERGİSİ YAZARI
DR. ÜMİT SAYIN'IN EVRİMCİ YANILGILARI
Kompleks Canlı Sistemlerin Doğal Mekanizmalarla Oluşabileceği Yanılgısı
Evrim teorisi, son derece kompleks yapılara sahip canlı sistemlerin nasıl var olduğunu açıklayamaz. Sinir sistemi, insan beyni, hücre gibi yapıların oluşumu için evrimcilerin getirdikleri açıklamalar, birer açıklama değil, "bilimsel" görünümlü, ama gerçekte içi boş birer hikayeden ibarettir. Dr. Sayın'ın " yaratılışı savunanlara cevap" iddiasıyla yazdıkları da, belirttiğimiz bu gerçeğin iyi birer örneği sayılır. Ümit Sayın'ın kompleks sistemlerin nasıl oluştuğuna getirdiği açıklamaların geçersizliğini inceleyelim.
- Yazıda "Evrim gelişiminde hep önceki bilgi ve stabil yapı doğal seleksiyon sonucu daha sonraki canlılarda kullanılmıştır" denmektedir. Bununla da muhtemelen çok "bilimsel" görünen bir açıklama yapıldığı düşünülmektedir. Oysa ortada bir açıklama yoktur, çünkü asıl mesele cevapsızdır. Mesele, genetik bilginin nasıl ortaya çıktığı sorusudur. Ümit Sayın'ın cevabı, "bu kitap nasıl ortaya çıkmıştır" sorusuna "bir başka kitaptan kopyalanmıştır" diye cevap vermek gibidir; bu bir açıklama değildir, çünkü o zaman da kendisinden kopya edilen ilk kitabın nasıl ortaya çıktığı sorulacaktır. Bir yazarın varlığı kabul edilmediği sürece, bu kısır döngü bir kelime oyunu şeklinde devam eder.
Dikkat edilirse ne Ümit Sayın'ın bu iddiasında ne de diğer evrimcilerin açıklamalarında, ilk genetik bilginin nereden nasıl geldiğine dair hiçbir açıklama bulunmamaktadır. Bilindiği gibi, evrimciler ilk hücrenin cansız maddenin kendi kendini organize etmesiyle oluştuğunu iddia ederler. Ancak bu ilk hücrenin oluşması için bir bilgi gerekmektedir. Peki bu bilgi nasıl oluşmuştur? Buna hiçbir açıklama getirememektedirler. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Araştırma Yayıncılık, İstanbul, 2005)
- Ümit Sayın diğer evrimciler gibi canlılığın cansız maddelerden oluşumunu çok basit gibi göstermeye çalışmış ve hiçbir bilimsel delile dayanmamasına rağmen canlılığın kendi kendine oluşumunu şöyle açıklamıştır:
"Örneğin ilk meydana gelen amino asitlerdir, ikinci basamakta, thermal proteinler ve mikrokürecik proteinoidleri oluşmuştur, daha sonraki basamakta, ATP amino asitleri devreye girip evrimleşmiştir. Daha sonra da daha kompleks proteinler ve protein sentezleri gelişmiştir. Daha sonra prototip hücreler oluşmuş ve milyonlarca yılda, doğa deneye yanıla stabil hücreleri oluşturmuştur."
Yukarıdaki cümlede dikkat edilirse, canlı hücreyi oluşturan "sözde aşamalar" sıralanmış, ancak bu aşamaların nasıl, hangi mekanizmalar aracılığı ile oluştuğuna dair hiçbir açıklama getirilmemiştir. Çünkü evrimcilerin buna verebilecekleri bir açıklama bulunmamaktadır. Hangi evrimci yayına bakılsa, bu hayali aşamaları insanın oluşumuna kadar sıralarlar, ancak bu sözde evrimin hangi mekanizma ile nasıl gerçekleştiğini açıklayamazlar.
 |
Tek bir protein molekülünün sentezlenmesi için son derece kompleks bir sistem ve binlerce parça birarada çalışır. |
Gerçekte Dr. Sayın'ın iki-üç cümlede aktardığı bu senaryoda söz edilen yapıların her biri son derece özel ve komplekstirler ve tesadüfen meydana gelmeleri imkansızdır. Söz gelimi tek bir protein molekülünün sahip olduğu özellikler kesinlikle tesadüflere yer vermeyecek kadar komplekstir. Tek bir protein molekülünün sentezlenmesi için, DNA'daki milyonlarca şifre arasından bu protein hakkındaki bilgi, bu konuda uzman enzimler tarafından bulunur. Farklı enzimler DNA'yı bir fermuar gibi açarken, başka enzimler de ilgili bilgiyi DNA'dan kopyalarlar. Kopyalamanın başlaması, kopyalama süreci, kopyalamanın doğru yerde bitmesi, bu arada açılmış olan DNA sarmalının tekrar birbirine dolanmaması veya karışmaması, kopyalama sırasındaki hataların düzeltilmesi, kopyalama bitince DNA'nın eski haline getirilmesi ve bunlara benzer pek çok işlem sırasında birçok enzim görev almaktadır. Ve bu enzimlerin her biri büyük bir uyum içinde çalışır. Burada sayılanlar tek bir protein molekülünün oluşması için yapılması gereken işlemlerin sadece başlangıcıdır. Ümit Sayın'ın tek bir tanesinin oluşumu için bile bu kadar kompleks sistemler gereken yapıları son derece basitmiş gibi göstermeye çalışması, "önce o sonra diğeri oluştu" diyerek hiçbir bilimsel dayanağı olmayan hayali bir sıralama yapması bütün bu kompleks sistemleri gözardı etmeye yönelik kasıtlı bir yöntemdir.
Eğer hayatın kökeni sorununu açıklamak, evrimciler için yukarıdaki iki-üç cümlelik senaryoyu yazmak kadar kolay olsaydı, bütün evrimci literatür "hayatın kökeni hala çözülmemiş bir sır" gibi itiraflarla dolu olmazdı. Örneğin Science News dergisinin Ocak 1999 sayısında yayınlanan bir makalede, amino asitlerin nasıl olup da proteinleri oluşturduğuna hala hiçbir açıklama getirilemediği -yani Dr. Ümit Sayın'ın senaryosunun henüz ilk basamağının bile hayali olduğu- şöyle belirtilmektedir:
Hiç kimse şimdiye kadar nasıl olup da geniş çapta dağılmış yapıtaşlarının proteinlere dönüştüğünü tatmin edici bir şekilde açıklayamamıştır. İlkel dünyanın varsayılan koşulları amino asitleri yalıtılmış bir yalnızlığa doğru sürükleyecek şekildedir.34
Ümit Sayın'ın "doğa deneme yanılmalarla bunu başarır" demesi ise çok daha vahim bir yanılgıdır. Çünkü "deneme-yanılma" bilinç sayesinde gerçekleşebilecek bir işlemdir. Doğada ise bilinçli bir şekilde deneme-yanılma yapacak bir mekanizma yoktur. Doğal seleksiyonun böyle bir özelliği olmadığı, "kör" bir mekanizma olduğu, bu mekanizma vasıtasıyla sadece "avantaj" ın seçilebileceği, buna karşılık kompleks bir yapı için gerekli olan "planlama " yapılamayacağı, evrimciler tarafından da kabul edilen bir gerçektir. Değil milyarlarca, trilyonlarca yıl geçse de evrimin iddia ettiği türden bir deneme yanılma sürecinin canlı bir hücre meydana getirmesi kesinlikle mümkün değildir (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Doğada Bir Deneme Yanılma Mekanizması Var mı?, Araştırma Yayıncılık, İstanbul, 2005)
RADİKAL GAZETESİ YAZARI MİNE KIRIKKANAT'IN EVRİM TEORİSİ HAKKINDAKİ YANILGILARI
Radikal gazetesi yazarı Mine G. Kırıkkanat'ın, 12 Mart 2001 tarihinde "İnsanlar ve Hayvanlar" başlıklı bir yazısı yayınlandı. Söz kosunu yazıda Darwinizm savunuluyordu. Ancak, Darwinizm savunulurken öne sürülen deliller çok yüzeysel bir bilgiye dayanıyordu. Ve Darwinizm'in ideolojik bir bağlılıkla savunulduğu anlaşılıyordu.
"PARMAK BENZERLİĞİ" YANILGISI
Adı geçen makalede ayrıca "bilim adamları son yıllarda tavukların orta ayak tırnağıyla insanların başparmağının, aynı 'atasal' parmağın evrimleri olduğunu kanıtladılar" diye yazılmıştır. Oysa sözü edilen ve bilimsel literatürde "pentadactyl homolojisi" (beşparmaklılık benzerliği) olarak anılan kavram, bilim adamları tarafından "son yıllarda kanıtlanan" bir iddia değil, 20. yüzyılın başından beri savunulan, ancak 1980'lerden bu yana geçerliliğini yitirmiş bir iddiadır.
Evrimciler, uzun zaman boyunca, omurgalı kara canlılarının çoğunda görülen "beşparmaklı el ve ayak yapısı"nın, tüm bu canlıların ortak bir atadan geldiklerinin kanıtı gibi sunmuşlardır. Oysa moleküler biyolojiden gelen deliller, bu evrimci iddiaya darbe indirmiştir. "Beşparmaklılık benzerliği" varsayımı, bu parmak yapısına sahip (pentadactyl) olan farklı canlılarda, parmak yapılarının çok farklı genler tarafından kontrol edildiği anlaşıldığında çökmüştür. Evrimci biyolog William Fix, beşparmaklılık hakkındaki evrimci tezin çöküşünü şöyle anlatır:
Evrim konusunda homoloji fikrine sıkça başvuran eski ders kitaplarında, farklı hayvanların iskeletlerindeki ayakların yapısı üzerinde özellikle duruluyordu. Dolayısıyla bir insanın kolunda, bir kuşun kanatlarında ve bir yarasanın yüzgeçlerinde bulunan pentadactyl (beşparmaklı) yapı, bu canlıların ortak bir atadan geldiklerine delil sayılıyordu. Eğer bu değişik yapılar, mutasyonlar ve doğal seleksiyon tarafından zaman zaman modifiye edilmiş aynı gen-kompleksi tarafından yönetiliyor olsalardı, bu teorinin de bir anlamı olacaktı. Ama ne yazık ki durum böyle değildir. Homolog organların, farklı türlerde tamamen farklı genler tarafından yönetildiği artık bilinmektedir. Ortak bir atadan gelen benzer genler üzerine kurulmuş olan homoloji kavramı çökmüş durumdadır.35
BİLİM VE TEKNİK DERGİSİNDEKİ
SOSYAL DARWINİST İDDİALARA CEVAP
Bilim ve Teknik dergisinin Şubat 2001 tarihli sayısında kapak konusu olan "Şiddet" başlıklı makalede, evrim teorisinin propagandasını yapmak adına ciddi bilimsel hatalar yapılmıştır.
Söz konusu makalenin hemen başında evrim teorisinin en temel aldatmacalarından birisine başvurulmuş ve "doğanın kıyasıya bir rekabet sahnesi olduğu" yanılgısı okuyuculara telkin edilmeye çalışılmıştır. Makalenin devamında da "saldırganlığın bu rekabet sahnesinde insana evrimsel bir avantaj sağladığı" gibi tamamen hayali bir iddia ortaya atılmış ve bu iddiaya kaynak olarak da bundan 40 sene önce "kuşları ve balıkları" gözlemleyerek birtakım varsayımlarda bulunan Alman etolog Konrad Lorenz gösterilmiştir.
Aslında doğanın sadece bir mücadele sahnesi olduğu yanılgısı, 40 yıldan daha eskiye dayanan, evrim teorisinin ilk defa ortaya atıldığı döneme ait bir yanılgıdır. Teorinin kurucusu Darwin'in öne sürdüğü doğal seleksiyon mekanizması, bulundukları coğrafi konumun doğal şartlarına uygun yapıda ve güçlü olan canlıların hayatlarını ve nesillerini sürdürebildiklerini, uygun yapıda olmayan ve daha güçsüz olanların ise yok olduklarını öngörür. Darwinizm'in benimsediği doğal seleksiyon mekanizmasına göre doğa, canlıların birbirleriyle "yaşam" için kıyasıya mücadele ettikleri, zayıfların güçlüler tarafından yok edildiği bir yerdir.
Dolayısıyla bu iddiaya göre her canlı yaşamını sürdürebilmek için güçlü olmak, diğerlerine her konuda üstün gelmek ve kıyasıya savaşmak zorundadır. Aynı iddiaya göre böyle bir ortamda ise fedakarlık, özveri, işbirliği gibi kavramlara yer yoktur; zira bunların her biri canlının aleyhine dönebilir. Bu yüzden her canlı olabildiğince bencil olmalı ve sadece kendi yiyeceğini, kendi yuvasını, kendi korunmasını, kendi güvenliğini düşünmelidir. Bilim ve Teknik dergisinde ele alınan "saldırganlık" ve "şiddet" unsuru, böyle bir ortamda vazgeçilmez olacaktır.
DOĞADAKİ FEDEKARLIK ÖRNEKLERİ DARWINİZM'İ YALANLAR
Peki gerçekten de doğa her canlının birbiriyle kıyasıya mücadele ettiği, herkesin birbirini yok etmek, saf dışı bırakmak için çaba harcadığı, son derece bencil ve vahşi bireylerden oluşan bir ortam mıdır?
Bu konuda şimdiye kadar yapılan gözlemler, evrimcileri -ve dolayısıyla Bilim ve Teknik dergisinde öne sürülen iddiayı- yalanlamıştır. Doğa, hiç de evrimcilerin iddia ettiği gibi sadece savaşın hakim olduğu bir yer değildir. Aksine doğa, çoğu kez ölümü göze alan fedakarlıkların, kendi zararına olduğu halde sürü için gösterilen özverilerin, bunun karşılığında hiçbir kazanç sağlamayan canlıların ve akılcı işbirliklerinin sayısız örnekleri ile doludur. Kendisi de bir evrimci olmasına rağmen Prof. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık isimli kitabında, Darwin ve dönemindeki diğer evrimcilerin neden doğanın sadece bir savaş yeri olduğunu zannettiklerini şöyle açıklamıştır:
19. yüzyılda bilim adamları çoğunluk çalışma odalarında ya da laboratuvarda kapalı kaldıkları, doğayı doğrudan tanıma yoluna gitmedikleri için canlıların salt savaşım içinde olduğu tezine kolayca kapılmıştır. Huxley gibi seçkin bir bilim adamı bile kendini bu yanılgıdan kurtaramamıştı.36
Evrimci Peter Kropotkin ise hayvanların aralarındaki dayanışmayı konu edindiği Mutual Aid: A Factor in Evolution isimli kitabında Darwin ve taraftarlarının içine düştükleri yanılgıyı şöyle dile getirmektedir:
Darwin ve onu izleyenler, doğayı canlıların sürekli olarak birbirleriyle savaştıkları bir yer olarak tanımladılar. Huxley'e göre hayvanlar alemi gladyatörlerin şovuna benziyordu. Hayvanlar birbirleriyle savaşmakta, en hızlı ve en kurnaz olanı ertesi gün savaşabilmek için hayatta kalmaktaydı. Ancak ilk bakışta, Huxley'in doğaya bakış açısının bilimsel olmadığı anlaşılmaktadır...37
Doğada gerçekten de bir mücadele, çatışma vardır. Ama bunun yanında "özveri" de vardır. Ve bu özveri, Darwinist teoriyi yalanlamaktadır. Nitekim bu konu Bilim ve Teknik dergisinin daha önceki sayılarında da ele alınmış, evrimcilerin düştükleri acizlik şöyle ifade edilmiştir:
Sorun, canlıların niye birbirlerine yardım ettikleridir. Darwin'in teorisine göre, her canlı kendi varlığını sürdürmek ve üreyebilmek için bir savaş vermektedir. Başkalarına yardım etmek, o canlının sağ kalma olasılığını bağlı olarak azaltacağına göre, uzun vadede evrimde bu davranışın elenmesi gerekirdi. Oysa canlıların özverili olabilecekleri gözlenmiştir.38
Doğadaki bu gerçekler karşısında, evrimcilerin "doğa bir savaşım alanıdır, bencil olan, kendi çıkarlarını koruyan üstün gelir" iddiası tamamen geçersiz kalmaktadır. Ünlü bir evrimci olan John Maynard Smith canlıların bu özellikleri üzerine evrimcilere şöyle bir soru yöneltmektedir:
Eğer doğal seleksiyon, bireyin yaşama ihtimalini ve çoğalmasını garanti eden özelliklerinin seçilimi ise, kendini feda eden davranışları nasıl açıklayacağız?39
Elbette kendisi de evrimci bir bilim adamı olan John Maynard Smith'in bu sorusuna evrim teorisi adına verilecek bir cevap yoktur. (Canlılardaki olağanüstü fedakarlık, özveri ve yardımlaşmanın doğadaki örnekleri hakkında bilgi edinmek isteyenler için bkz. Canlılardaki Fedakarlık ve Akılcı Davranışlar, Harun Yahya, Vural Yayıncılık)
CUMHURİYET YAZARI ORHAN BURSALI'NIN
DARWINİZM ÇELİŞKİSİ
29 Mayıs 2001 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, Orhan Bursalı'nın "İnsanın Evrimi ve Sosyal Dayanışma" başlıklı bir yazısı yayınlandı. Söz konusu yazıda büyük bir çelişki sergileniyor, bir yandan acımasız toplumsal rekabetin bir doğa kanunu olduğunu öne süren Darwinizm'i savunulurken, bir yandan da acımasız rekabet eleştiriliyordu. İlerleyen sayfalarda, söz konusu yazıda yer alan çelişkiler hakkında bazı açıklamalar yapılmıştır.
CANLILAR ARASINDAKİ FEDAKARLIKLAR EVRİM TEORİSİNİN EN BÜYÜK ÇIKMAZLARINDAN BİRİDİR
Sayın Bursalı yazısında, Peter Kropotkin'in "Evrimin bir faktörü: Karşılıklı yardımlaşma" isimli kitabından söz etmekte ve bu kitapta yazılanları insan toplumlarının gelişmesi için örnek olarak göstermektedir. Ancak bu kitap, başlığından da anlaşılacağı üzere, evrimciler açısından önemli çelişkiler sergilemektedir. Anarşizmin önde gelen isimlerinden evrimci Kropotkin, bu kitabında doğada gözlemlediği fedakarlık ve dayanışma örneklerini anlatmakta ve yardımlaşmanın evrimin itici güçlerinden biri olduğunu öne sürmektedir.
Gerçekte bu iddia, evrim teorisinin özüne aykırıdır. Darwinizm'e göre doğada kıyasıya bir rekabet ortamı vardır ve bu ortamda sadece güçlü olanlar hayatta kalabilirler. Fedakarlık ve dayanışmaya yer olmayan bu acımasız rekabet ortamı ise Darwinistlere göre canlıları evrimleştiren en önemli güçtür.
Ancak, doğada yapılan gözlemler canlılar arasında sadece ölümüne bir rekabet olmadığını, bazı canlıların kimi zaman kendi hayatlarını dahi diğerleri için feda edebildiklerini, kimi canlıların insanlarda dahi görülmeyen bir dayanışma ve yardımlaşma içinde yaşadıklarını göstermiştir. Bu durumda evrimciler, "yaşam mücadelesi", "rekabet alanı" gibi iddialarına yeni yorumlar getirmek zorunda kalmışlardır. Bu evrimcilerden biri de Orhan Bursalı'nın söz ettiği Kropotkin'dir. Yaptığı gözlemler sonucunda aynı türün bireyleri arasında mücadeleden çok yardımlaşma olduğunu gören Kropotkin, evrim teorisini reddetmek yerine, bu yardımlaşmayı evrimin bir faktörü olarak açıklamak zorunda kalmıştır.
Ama bunu yaparken, Kropotkin'in ve onu izleyen evrimcilerin göz ardı ettiği önemli bir nokta vardır: "Yaşam mücadelesi" kavramı, evrim teorisinin temel mekanizması olarak gösterilen "doğal seleksiyon"un çıkış noktasıdır. Çünkü doğal seleksiyon, "avantajlı olan bireylerin rekabet yoluyla seçilmesi" mantığına dayanır. Eğer canlıların daimi bir rekabet içinde olmadıklarını, aralarında dayanışma ve yardımlaşma olduğunu kabul ederseniz, doğal seleksiyonun da bir temeli kalmaz. Çünkü yardımlaşma ve dayanışmanın olduğu bir popülasyonda "zayıflar" elenmeyecek, güçlüler ve avantajlılar ise üstünlük kazanmayacaklardır. Doğal seleksiyonun ortadan kalktığı bu durumda, "evrim teorisi"nden de söz edilemez.
Kuşkusuz doğal seleksiyonun var olması da evrim teorisine birşey kazandırmamaktadır. Çünkü doğal seleksiyon vasıtasıyla canlılar gelişmez, yeni özellikler kazanmazlar. Ancak Darwinizm'in temelini oluşturan "her canlı bencildir" varsayımının çürümesi, geriye "doğal seleksiyon" da bırakmamakta, öne sürülen en temel evrim mekanizmasını dahi geçersizleştirmektedir.
Dolayısıyla, Kropotkin gibi anarşist veya sosyalist evrimcilerin temelde siyasi ve felsefi niyetlerle öne sürdükleri "yardımlaşmaya dayalı evrim" modelinin hiçbir bilimsel geçerliliği yoktur. Nitekim konuya daha teknik ve bilimsel yaklaşanlar-yani Darwinist biyologlar-bunun farkındadırlar ve canlılardaki fedakarlık ile evrim teorisi arasında bir çelişki olduğunu kabul etmektedirler. (Bkz. Bilim ve Teknik dergisindeki Sosyal Darwinist İddialara Cevap bölümü)
SAYIN BURSALI'NIN ŞİKAYET ETTİĞİ ACIMASIZ REKABET, DARWINİZM TARAFINDAN GÜÇLENDİRİLMİŞTİR ORHAN BURSALI, YAZISINDA ŞÖYLE DEMEKTEDİR:
Birbirinin gözünü oyma, hemcinsinin yok olmasına göz yumma, altta kalanın canı çıksın düzeni, sürekli hemcinsinin zararına toplumda kendisine ayrıcalıklı yer edinme, canlıları da toplumları da geliştirmez. Hatta böyle bir düzeni süreklileştiren toplumlar çöküş ve yok oluş sürecine girmezler mi?
Sayın Bursalı bu tespitinde çok haklıdır. Gerçekten de bencilliğin, acımasız rekabetin olduğu toplumlar yok olmaya veya çökmeye mahkumdurlar. Ancak yazıda göz ardı edilen gerçek şudur: Yakındığı bu toplum modeli, kendisinin de savunuculuğunu yaptığı Darwinist ideolojiden sözde bilimsel bir destek almaktadır.
Baştan beri açıkladığımız gibi Darwinizm, canlıların gelişimini doğada var olan "yaşam mücadelesi"ne dayandırır. Darwin'e göre, doğada acımasız bir yaşam mücadelesi, daimi bir çatışma vardır. Güçlüler her zaman güçsüzleri alt eder ve gelişme de bu sayede mümkün olur. Darwin, Türlerin Kökeni isimli kitabına koyduğu altbaşlık ile, bu görüşünü özetlemektedir: "Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon ve Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla".
Darwin'in bu konudaki ilham kaynağı ise, İngiliz bir ekonomist olan Thomas Malthus'un An Essay on the Principle of Population (Nüfus Prensibi Üzerine Bir Deneme) adlı kitabıdır. Malthus kendi başlarına bırakıldıklarında, insan nüfusunun çok hızlı arttığını hesaplamıştı. Nüfusları kontrol altında tutan başlıca etkenler ise savaş, kıtlık ve hastalık gibi felaketlerdi. Kısacası Malthus'a göre, bazı insanların yaşayabilmeleri için diğerlerinin ölmesi gerekiyordu. Var olma, "sürekli savaş" anlamına geliyordu.
Darwin, doğadaki yaşam mücadelesi fikrini Malthus'tan aldığını kendi ifadesiyle şöyle açıklar:
Ekim 1838'de, yani sistematik bir şekilde araştırmalarıma başladıktan 15 ay sonra, sırf merakımdan Malthus'un nüfusla ilgili çalışmasını okumaya başladım. Ve hayvanlarla bitkilerde sürekli gözlemlediğim hayatta kalma mücadelesini düşündüğümde, bir an farkına vardım ki, bu koşullar altında uygun varyasyonlar korunacak ve uygun olmayanlar yok edilecekti. Bunun sonucunda ise yeni türler ortaya çıkacaktı. Burada, sonradan üzerinde çalışabileceğim bir teoriyi sonunda elde etmiştim.40
İşte dikkat edilmesi gereken nokta buradadır. Evrim teorisi "yaşam mücadelesi" ve "çıkar çatışması" kavramlarına dayandığı için, evrim teorisini savunanlar bu kavramların insan toplumlarının da temel ahlaki değerleri olması gerektiğini savunmuşlardır. Darwin'in çağdaşları ve ardından gelen birçok Darwinist, toplumda yaşanan bu kıyasıya rekabeti desteklemişlerdir. Örneğin bu zihniyetin en önde gelenlerinden Tille'ye göre, "fakirliği önlemeye kalkıp "yenik düşmüş sınıflar"a yardım etmek, evrimi sağlayan doğal seleksiyon yasasına set çekmek anlamına geldiği için büyük bir yanlıştır."41
Darwin'in prensiplerini sosyal yaşama tanıtan ve Sosyal Darwinizm'in başlıca teorisyeni olan Herbert Spencer'a göre ise, eğer bir insan fakirse bu onun hatasıdır; hiç kimse bu insana yükselmesi için yardım etmemelidir. Eğer bir insan zenginse, bunu ahlaksızlıkla elde etmiş olsa bile bu, onun becerisidir. Bu nedenle, fakir biri ortadan silinirken zengin biri yaşamaya devam eder. İşte bu görüş, bugün toplumların hemen hemen tamamına hakim olan görüştür ve Darwinist ahlakın bir özeti niteliğindedir.
Yale Üniversitesi'nde politika ve sosyal bilimler profesörü olan William Graham Sumner ise, Darwinizm'in Amerika'daki sözcüsüdür. Bir yazısında insan toplumları hakkındaki düşüncelerini şu sözleri ile özetler:
Herhangi birini yükseltmek istiyorsak kaldıraça ve bir reaksiyon noktasına ihtiyacımız var. Toplumda bir insanı yukarı kaldırmak demek, başkasının üzerine basmak demektir.42
Ünlü evrimci Theodious Dobzhansky ise, Darwinizm'in temeli olan "doğal seleksiyon" düşüncesinin ahlaki yönden dejenere bir toplum oluşturduğunu şöyle kabul eder :
Doğal seleksiyon egoizmi, zevk düşkünlüğünü, cesaret yerine korkaklığı, sahtekarlığı ve istismarı tercih eder. Toplum etiği ise "doğal" tavırları yasaklar ve bunların aksi olan nezaket, cömertlik ve hatta diğerlerinin, toplumun, milletin ve nihayet tüm insanlığın iyiliği için kendini feda etmek gibi özellikleri yüceltir.43
Görüldüğü gibi, toplumdaki dejenerasyonun, çöküntünün, bencilliğin, açgözlülüğün, kısacası Sayın Bursalı'nın tarif ettiği acımasızlığın kökeninde Darwinizm'in oluşturduğu sözde bilimsel "dünya görüşü" bulunmaktadır. Darwinizm'i körü körüne savunanlar ise, bilerek veya bilmeyerek bu toplumsal çöküntüye ve dejenere toplum ahlakına destek vermektedirler.
1- Scott F. Gilbert, "Did Birds Evolve from the Dinosaurs?", Developmental Biology, Sixth Edition, chapter 16.4 (http://www.devbio.com/chap16/link1604.shtml)
2- Robert L. Carroll, Vertebrate Paleontology and Evolution, New York: W. H. Freeman and Co., 1988, s. 336
3- B. Haubitz, M. Prokop, W. Döhring, J.H. Ostrom, and P. Welinhofer, Paleobiology 14(2):206 (1988)
4- L.D. Martin, J.D. Stewart, K.N. Whetstone, The Auk 97:86 (1980)
5- A.D. Walker, Geological Magazine 117:595 (1980)
6- S. Tarsitano, M.K. Hecht, Zoological Journal of the Linnaean Society 69:149 (1980)
7- A.D. Walker, as described in Peter Dodson, "International Archaeopteryx Conference," Journal of Vertebrate Paleontology 5(2):177, Haziran 1985
8- Richard Hinchliffe, "The Forward March of the Bird-Dinosaurs Halted?", Science, Volume 278, Sayı 5338, 24 Ekim 1997, s. 596-597.
9- Richard Hinchliffe, "The Forward March of the Bird-Dinosaurs Halted?", Science, Volume 278, Sayı 5338, 24 Ekim 1997, s. 596-597
10- Jonathan Wells, Icons of Evolution, Regnery Publishing, 2000, s. 117
11- "Plucking the Feathered Dinosaur", Science, cilt 278, 14 Kasım 1997, s. 1229
12- Alan Feduccia, The Origin and Evolution of Birds, 2nd Ed. New Haven: Yale University Press, 1999
13- A. H. Brush, "On the Origin of Feathers", Journal of Evolutionary Biology, Vol. 9, 1996. s. 132
14- Robert L. Carroll, Patterns and Processes of Vertebrate Evolution, Cambridge University Press, 1997, s. 280-81
15- Robert L. Carroll, Patterns and Processes of Vertebrate Evolution, Cambridge University Press, 1997, s. 314
16- Michael J. Behe "Darwin v. Intelligent Design (Again); H. Allen Orr's discussion of Darwin's Black Box", Boston Review, Dec/Jan 97
17- Michael J. Behe "Darwin v. Intelligent Design (Again); H. Allen Orr's discussion of Darwin's Black Box", Boston Review, Dec/Jan 97
18- Michael J. Behe "Darwin v. Intelligent Design (Again); H. Allen Orr's discussion of Darwin's Black Box", Boston Review, Dec/Jan 97
19- Pierre-P Grassé, Evolution of Living Organisms, New York: Academic Press, 1977, s. 103
20- Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 177
21- Lane Lester, Raymond Bohlin, The Natural Limits to Biological Change, Probe Books, Dallas, 1989, s. 141
22- "Hoyle on Evolution", Nature, Cilt 294, 12 Kasım 1981, s. 105
23- Michael J. Behe, Darwin'in Kara Kutusu, Aksoy Yayıncılık, 1998, s. 14
24- Henry Morris, The Long War Against God, Baker Book House, 1996, s. 19
25- J. Budziszewski, "Just the facts, please", World Magazine, 26 Şubat 2000, http://www.trueorigin.org/kansas8.asp
26- R. A. Fisher, "The Genetical Theory of Natural Selection", Oxford, Oxford Univesity Press, 1930
27- P. J. Darlington, Evolution for Naturalists, (1980), s. 243-244
28- Charles Darwin, The Descent Of Man, 2. baskı, New York, A.L.Burt Co., 1874, s. 178
29- Charles Darwin, İnsanın Türeyişi, s. 171
30- A.E. Wilder-Smith, Man's Origin Man's Destiny, The Word for Today, s. 166
31- Türkiye Sorunlarına Çözüm Konferansı, VIII. Oturum, Siyasal ve Yönetsel Sorunlar - 2, Oturum Başkanı: Prof. Taner Timur, 26 Aralık 1997
32- Ernst Haeckel, The Wonders of Life, New York, Harper, 1904, s. 21
33- Ernst Haeckel, The Wonders of Life, New York, Harper, 1904, s. 118-119
34- Simpson, Sarah, 1999, "Life's First Scalding Steps" Science News, 155(2):25, Jan. 9
35- Fix, William, The Bone Peddlers: Selling Evolution (New York: Macmillan Publishing Co., 1984), s. 189
36- Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, s. 49
37- Peter Kropotkin, Mutual Aid: A Factor of Evolution, 1902, I. Bölüm, (http://www.etext.org/Politics/Spunk/ library/writers/kropotki/sp001503/index.html
38- Bilim ve Teknik, sayı 190, s. 4
39- John Maynard Smith, The Evolution of Behavior, Scientific American, Aralık 1978, cilt 239, no.3, s. 176
40- Anton Pannekoek, Marxism and Darwinism, Çeviri: Nathan Weiser, Chicago, Charles H. Kerr
41- Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, 1993, s. 61
42- The Challenge of Facts and Other Essays, as quoted in Mason Drukman, Community and Purpose in America: An Analysis of American Political Theory, New York: McGraw-Hill, 1971, s. 202
43- Theodosius Dobzhansky, "Ethics and Values in Biogical and Cultural Evolution", Zygon, The Journal of Religion and Science, Los Angeles Times'da yayınlandığı şekliyle alınmıştır, bölüm 4 (Haziran 16, 1974), s. 6
|