Bir maymuna hangi mutasyon isabet ederse etsin, hangi gen eklenirse eklensin, bu şempanzenin düşünmesi, akletmesi, vicdan sahibi olması, muhakeme ve yargıda bulunabilmesi, mimari projeler yapması, sanat eserleri meydana getirmesi, estetikten, simetriden zevk alması, moda meydana getirmesi, uzay araçları, gökdelenler inşa etmesi, atom mühendisi olması, beyin ameliyatları yapması, kendisini oluşturan genleri, hücreleri incelemesi, politikalar oluşturması, diplomatik ilişkilerde bulunması, sanayi kurması, devletleri yönetmesi, besteler yapması, ideolojiler üretmesi, inanç sahibi olması imkansızdır.
Evrimciler her ne kadar aksini ispat etmeye çalışsalar da, insanlarla hayvanlar arasındaki aşılamaz uçurumu, ne (bir türlü bulamadıkları) ara geçiş formları ile, ne tesadüfen meydana gelen mutasyonlarla, ne de genlerle kapatabilirler. İnsanı insan yapan sahip olduğu ruhudur. Ruh ise, mutasyonlarla, genlerdeki farklılıklarla, doğal seleksiyonla kazanılamaz. Ruhu insana veren Allah'tır. Bilimsel bulgular, bu temel ayrım bir yana, insan ile diğer canlılar arasında bedensel bir akrabalık da olmadığını göstermektedir
MİLLİYET GAZETESİNİN YANILGILARLA DOLU EVRİM HABERİ
4 Şubat 2002 tarihli Milliyet gazetesinde, "Evrimin Sonuna Geldik" başlıklı bir haber yayınlandı. İlk olarak 3 Şubat 2002 tarihinde The Observer gazetesinde "Is Human Evolution Finally Over?" (İnsanın Evrimi Sonunda Bitti mi?) başlığı ile yayınlanan bu haberde, Steve Jones isimli bir bilim adamının iddialarına yer verilmekteydi.
Haberde, Londra Üniversitesi'nden Prof. Steve Jones'un "Zayıflar biyolojik olarak elendi. İnsanoğlu gelişim sürecinde en son noktaya geldi. Batı'da evrim bitti" iddiasına yer verilmekteydi. Bilimsel bir anlam taşımayan, sadece evrim propagandası amacıyla ileri sürülen bu iddianın içerdiği çelişki ve yanılgıları açıklamakta yarar görmekteyiz.
Doğal Seleksiyon Vasıtasıyla, Türler Evrimleşemez
Prof. Jones, habere konu olan tezinde, evrimcilerin klasik iddiasını yinelemekte ve doğal seleksiyon sonucunda zayıf olan insanların tamamen elendiklerini ve bunun sonucunda Batılı insanların evrimin en son basamağına ulaştıklarını belirtmektedir.
Charles Darwin, evrim teorisini öne sürerken, doğal seleksiyon kavramına dayanmıştı. Doğal seleksiyon, doğada zayıf veya dezavantajlı olan canlıların elenmeleri, çevre şartlarına daha uygun olanların hayatta kalarak yeni nesiller üretmeleri için kullanılan bir ifadedir. Darwin ise doğal seleksiyon denen bu mekanizmanın, türleri evrimleştirdiğini ve yeni canlı türlerinin bu şekilde oluştuğunu öne sürmüştür.
Darwin'in bu iddiası her ne kadar, 19. yüzyılın bilimsel koşullarında kolay kabul gördüyse de, zaman içinde doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirici bir etkisi olmadığı bilimsel kanıtlarla ortaya çıktı. Evrim teorisine inanmasına rağmen, teoriyi birçok yönü ile eleştiren Jeremy Rifkin, Darwin'in Çöküşü isimli kitabında, doğal seleksiyonun evrimleştirici bir gücü olmadığının artık bilindiğini şöyle açıklamaktadır:
Doğal seleksiyon teorisi yüzyılı aşkın bir süredir biyolog meslektaşlarımız ve genelde tüm dünya tarafından yeryüzünde hayatın gelişimini açıklayan bir teori olarak hiç eleştirilmeden kabul gördü. Bilim adamları teoriyi olduğu gibi kabul edince, onun temelini oluşturan varsayımları pek dikkatli incelemediler. Eğer bu varsayımlara dikkatli bakmış olsalardı, teoriyi desteklemek için ortaya konulan aldatıcı delilleri gördükçe kendilerinden utanırlardı. Ama artık bugün, ilk defa olmak üzere, bilim adamları doğal seleksiyon görüşünü eleştirel bir incelemeye tabi tutmaya başlamışlardır. Onların bulguları hem teoriyi, hem de bizzat bilimin kendisini sarsmaktadır.28
Doğal Seleksiyon, sadece çevresine iyi uyum sağlayabilen, güçlü bireylerin hayatta kalma oranını daha da artıran bir mekanizmadır. Örneğin, karlarla kaplı bir bölgede yaşayan beyaz tavşanlar, kahverengi tavşanlara oranla daha avantajlıdırlar; çünkü daha iyi kamufle olurlar. Bu nedenle, nesilleri de daha uzun süre devam eder. Kahverengi tavşanlar ise, zaman içinde daha kolay av oldukları için, yok olur, ya da azalırlar. Ancak, bu mekanizma hiçbir zaman tavşanların başka canlılara evrimleşmesine neden olmaz. Tavşanları başka canlılara evrimleştirmek bir yana, daha önceden var olmayan bir tavşan varyasyonunun oluşmasını bile sağlamaz. (Yani beyaz veya kahverengi tavşanlar, doğal seleksiyon vasıtasıyla ortaya çıkmış değillerdir. Onlar genetik havuz içinde zaten vardırlar, doğal seleksiyon sadece var olan bu iki farklı tipten birisinin nüfusunun artmasına neden olur.) Doğal seleksiyonun canlıların evrimini açıklayan bir mekanizma olmadığı diğer kitaplarımızda detaylı olarak anlatıldığı için burada ayrıntılara girilmeyecektir. (Detaylı bilgi için bkz. Evrimcilere Net Cevap 1, 2, 3, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)
Doğal Seleksiyon ve İnsanın Hiç Gerçekleşmeyen Evrimi

İnsanlık kendisi için tehdit oluşturan birçok hastalıktan veya tehlikeden kurtulmuştur. Örneğin çok yakın bir geçmişte insanların büyük bir bölümü verem gibi hastalıklardan dolayı çok genç yaşlarda hayatını kaybederken, günümüzde verem bir ölüm nedeni olmaktan çıkmıştır. Ancak, bu tarz gelişmelerin hiçbiri, hiçbir zaman insanların evrimleşmelerine neden olmamıştır ve olmayacaktır da. İnsan, en başından beri hep insan olarak vardır ve insan olarak var olmaya devam edecektir. |
Darwin, Türlerin Kökeni isimli kitabında hayvanların ve bitkilerin doğal seleksiyon yoluyla evrimleştiklerini, zayıf olan türlerin ise bu yolla elenerek yok olduklarını öne sürdükten sonra, İnsanın Türeyişi isimli kitabında aynı iddiayı insanlar için de tekrarlamıştı. Darwin'e göre, bazı insan ırkları diğerlerine göre daha üstündü; yani daha önce evrimleşmişti ve bu nedenle diğer ırklara (Darwin'in deyimi ile "aşağı olan ırklara") karşı üstün gelmişlerdi. Darwin'in üstün saydığı ırk ise, Batı toplumları idi.
İnsanlığın her geçen gün yeni bir bilimsel gelişmeye imza attığı, tıptan teknolojiye kadar her alanda büyük ilerlemeler kaydettiği gözle görülen bir gerçektir. Bu gelişmelerin sonucunda ise, insanlık kendisi için tehdit oluşturan birçok hastalıktan veya tehlikeden kurtulmuştur. Örneğin çok yakın bir geçmişte insanların büyük bir bölümü verem gibi hastalıklardan dolayı çok genç yaşlarda hayatını kaybederken, günümüzde verem bir ölüm nedeni olmaktan çıkmıştır. Benzer şekilde günümüzde tam olarak çaresi bulunamayan kanser için, yakın bir gelecekte bir çare bulunduğunda, kanser de ölüm sebebi olmaktan çıkacak ve belki insanların yaşam süreleri böylece daha da artacaktır. Ancak, bu gelişmelerin hiçbiri, hiçbir zaman insanların evrimleşmelerine neden olmamıştır ve olmayacaktır da. İnsan, en başından beri hep insan olarak vardır ve insan olarak var olmaya devam edecektir.
Dolayısıyla, Prof. Jones'un iddiası temelinde yanlıştır. Belki Prof. Jones insanlığın ulaşabileceği en son teknolojik imkana ulaştığını öne sürebilir veya bundan sonra insanların ömürlerini daha fazla uzatacak bir buluş olmayacak diye bir kehanette bulunabilir. Bunları kendince bazı verilerle de destekleyebilir. Ancak, hiçbir zaman gerçekleşmemiş olan bir sürecin, yani evrimin bittiğini iddia etmesi, temelden yanlıştır. Evrim hiçbir zaman gerçekleşmediği için, bundan sonra devam etmesi ve sona ermesi söz konusu değildir.
Evrim Teorisi, Hiçbir Delile Dayanılmadan İnanılan Bir Dindir

Thomas Huxley, kitaplarında yer alan sahte iddialarla insanları bilim adına kandırmıştır. |
Evrim teorisinin hiçbir bilimsel delili yoktur. Ancak 19. yüzyılda giderek daha da güçlenen materyalist felsefeye, sadece görünüşte bilimsel olarak bir destek sağladığı için, ateist bilim adamları tarafından büyük bir şevkle benimsenmiş ve adeta bir din gibi gözü kapalı, hiç sorgulanmadan kabul edilmiştir. Evrim teorisi bir bilim değil, ideolojik nedenlerle savunulan bir dogmadır. İşte bu nedenle, bazı bilim adamları her gelişmeyi veya olayı evrimin bir delili veya göstergesi sunmaya özel gayret ederler. Böylece, sorgulamadan inandıkları bir dinin propagandasını yaptıklarına inanırlar. Milliyet gazetesindeki haber de bu niteliklere sahiptir.
Darwinizm'e getirdiği büyük eleştirilerle tanınan Evolution of Living Organisms (Canlı Organizmaların Evrimi) isimli kitabın yazarı, ünlü Fransız zoolog Prof. Pierre Paul Grassé, Darwinizm'in gerçek bir bilim olmadığını şöyle açıklar:
Gizli saklı varsayımların, ham, hatta yanlış dayanaklı sonuçlarının bazen iyi, bazen kötü kullanımıyla sahte bir bilim yaratıldı. Bu sahte bilim, biyolojinin tam kalbine kök salmakta ve temel kavramların kesinliğinin kanıtlandığını - ki kanıtlanmamıştır- samimiyetle inanan birçok biyokimyacı ve biyoloğu yanlış yöne sürüklemektedir.29
Evrim teorisinin sahte bir bilim olduğu gerçeği, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki bilimsel gelişmelerle açığa çıkmış ve giderek daha fazla bilim adamı bunu kabul etmiştir. Örneğin İngiliz zoolog Leonard Matthews, bir evrimci olmasına rağmen, objektif bir yorumda bulunmuş ve yıllar önce, Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabının baskılarından birinin önsözüne şunları yazmıştır:
Evrim gerçeği biyolojinin omurgasıdır, bu sebeple de kanıtlanmamış bir teori üzerine temellendirilmiş olmak gibi bir ayrıcalıklı konumu vardır. Öyleyse evrim teorisi bir bilim midir? Yoksa bir inanç mı?30
Kuşkusuz evrim teorisi bir inançtır, hem de batıl bir inançtır; Darwin'in teorisi, hayatın nasıl geliştiğine dair birçok insanın paylaştığı, ama hiçbir delili olmayan bir inancı temsil etmektedir. Elbette ki herkes inançlarını, teorilerini ve kişisel görüşlerini belirleme ve koruma hakkına sahiptir. Ancak evrimciler, evrim teorisinin bir inançtan da öte mutlak ve tartışılmaz bir gerçek olduğunu sanmakta ve bu nedenle evrim teorisine getirilen hiçbir eleştiriye tahammül edememektedirler. Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabının bir başka baskısının önsözünü yazan böcekbilimci W. R. Thompson, evrime bu şekilde dogmatik olarak bağlı olanların bilimsellikle uyuşmayan tavırlarını şöyle eleştirmiştir:
İnsanların bilimsel olarak tanımlayamadıkları bir doktrini hep birlikte savunmaları ve bu doktrine yönelik eleştirileri bastırarak, doktrinin karşılaştığı sorunları yok sayarak onu güvence altına almaları bilim açısından anormaldir ve hoş karşılanmayacak bir durumdur.31
Jeremy Rifkin ise, evrimcilerin evrim dinine bağlılıklarını şöyle açıklar:
Bugün evrimci herşeyiyle sadık bir mümindir; doğal seleksiyonla vaftiz olmuş, müjdeyi (vahyi) yaymak ve diğer türdeşlerinin Darwin öğretilerini kabul etmeleri için tebliğe soyunmuştur.32
Sonuç
İşte her gün yeni bir evrim teorisi yorumuyla medyada boy gösteren evrimci otoriteler, söz konusu dogmatik Darwinistlerdir. Ellerinde evrim teorisi lehinde bir kanıt olmamasına rağmen, ısrarla yeni spekülasyonlar üretmekte, senaryolar yazmakta ve bunları toplumun bilinç altına kazımaya çalışmaktadırlar. Tüm bu çabalarına rağmen evrimci medya bilmelidir ki, bugün okuyucularının büyük bir bölümü, evrim teorisinin akıl ve bilim dışı bir senaryo olduğunun, evrimcilerin ise batıl bir dine bağlandıklarının bilincindedir.
MAHFİ EĞİLMEZ'İN YANILTICI EVRİM PROPAGANDASI
Mahfi Eğilmez, 24 Mart 2002 tarihli Radikal gazetesinde yeralan "Homo economicus" başlıklı yazısında, Washburn ve Moore isimli iki evrimcinin Ape into man: A Study of Human Evolution (Maymundan İnsana: İnsanın Evriminin Bir İncelemesi) isimli kitaplarında yer alan bir örneği aktarmakta ve bu örneğin son derece çarpıcı olduğunu belirtmektedir. Örnekte özetle şöyle denmektedir:
757 milyon yıl önce dünyanın uzaydan her yıl bir fotoğrafı çekilse ve bu fotoğraflar dizisi bir film haline getirilse ve izlense, filmin başında yeryüzünde hiçbir canlı yokken, ortaya önce tek hücreliler, sonra çok hücreliler çıkacak. Daha sonra ilk deniz omurgalıları, amfibiler, sürüngenler, dinozorlar, memeliler, insanlar sırasıyla görünmeye başlayacak. Ve filmin sonunda ise insanın aya ayak basışı görülecek.
Sayın Eğilmez yazısında, insanın sözde evriminin izlenebileceği bu hayali film üzerine bazı yorumlarda bulunmuştur. Sayın Eğilmez'in yazısında yer verdiği bu örnek, evrim teorisinin nasıl hayal gücüne dayalı açıklamalarla ayakta tutulmaya çalışıldığının açık bir örneğidir. Evrim teorisi, tek bir bilimsel delili olmayan, tamamen materyalist önyargılarla savunulan bir dogmadır. Evrimciler, tüm canlılığın ve insanın kökenini bilimsel deliller ile açıklayamazken, bu konular üzerinde spekülasyonlar yapar, senaryolar üretir ve bolca hayal ürünü hikayeler anlatırlar. Hayali çizim ve maketlerle süsledikleri bu hikayeleri ile, konu hakkında çok fazla bilgisi olmayan insanlara da evrim teorisini bilimsel bir gerçekmiş gibi empoze etmeye çalışırlar. Sayın Eğilmez'in yer verdiği örnek bunun önemli bir delilidir.
Her ne kadar bu yazıda geçen örnekte, canlıların tek bir hücreden insana doğru yavaş yavaş evrimleştiği öne sürülse de, bilimsel deliller gerçeğin böyle olmadığını göstermektedir. Fosil kayıtlarına göre, canlı türleri birbirinden bağımsız olarak, aralarında hiçbir ata-torun ilişkisi olmadan yeryüzünde birden bire ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla eğer böyle bir film çekme imkanı olsaydı, bu filmdeki görüntüler çok daha farklı olacak, canlı türlerinin nasıl birden bire, hiçbir evrimsel ataya sahip olmadan yeryüzünde belirdiklerine şahit olacaktık. Her ne kadar böyle bir film olmasa da, canlılığın bu ani gelişimini fosil kayıtlarından izlemek mümkündür. Amerikalı paleontolog R. Wesson, 1991'de yayınlanan Beyond Natural Selection (Doğal Seleksiyonun Ötesinde) adlı kitabında fosil kayıtlarının canlılığın oluşumu hakkında verdiği bilgiyi şöyle aktarır:
Ne var ki, fosil kayıtlarındaki boşluklar gerçektir. Herhangi bir (evrimsel) soy oluşumunu gösterecek kayıtların yokluğu, son derece olgusaldır. Türler genellikle çok uzun zaman dilimleri boyunca sabit kalırlar. Türler ve özellikle cinsler hiçbir zaman yeni bir türe ya da cinse doğru evrim göstermezler. Bunun yerine, bir tür ya da cinsin bir diğeriyle yer değiştirdiği gözlenir. Değişim ise çoğunlukla anidir.33
Kısacası, tek hücreliden insana doğru uzanan evrim ağacı sadece bir hayaldir ve sadece evrimcilerin hayallerinde, kurguladıkları senaryolarında vardır. Nature dergisinin bilim yazarı Henry Gee, hiçbir kanıt olmamasına rağmen ortada dolaşan evrim iddialarının tamamen "önyargılara" dayalı olduğunu şöyle belirtir:
Ata-torun ilişkilerine dayalı insan evrimi şeması, tamamen gerçeklerin sonrasında oluşturulmuş bir insan icadıdır ve insanların önyargılarına göre şekillenmiştir... Bir grup fosili almak ve bunların bir akrabalık zincirini yansıttıklarını söylemek, test edilebilir bir bilimsel hipotez değil, ama geceyarısı masallarıyla aynı değeri taşıyan bir iddiadır -eğlendirici ve hatta belki yönlendiricidir, ama bilimsel değildir.34
Canlılığın ve insanın kökeni hakkındaki evrim teorileri, bu teorileri üretenlerin önyargılarını ve felsefi inançlarını yansıtmaktan başka bir işlev görmemektedir. Söz konusu örnek ve benzerleri ise bilimsel delilden yoksun evrim teorisini ayakta tutmak için başvurulan propaganda yöntemlerinden biridir.
Yale ve California Berkeley üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora yapmış Amerikalı bir biyolog Jonathan Wells, Icons of Evolution: Science or Myth, Why Much of What We Teach About Evolution is Wrong? (Evrimin İkonaları: Bilim mi Efsane mi, Evrim Hakkında Öğrettiğimiz Pek Çok Şey Neden Yanlış?) adlı 2000 yılı basımı kitabında evrimcilerin propaganda mekanizmasını şöyle özetler:
Toplumun geneli, insanın kökeni hakkındaki derin belirsizliğe dair bilimsel uzmanların yaptıkları açıklamalardan çok nadiren haberdar edilir. Bunun yerine, şu veya bu kimsenin en son teorisi ile besleniriz ve bize bizzat paleoantropologların üzerinde anlaşamadıkları gerçekler aktarılmaz. Ve tipik olarak, teori mağara adamlarının veya "bol makyajlı" insan atalarının hayali resimleri ile süslenir... Görünen odur ki, bilimin hiçbir alanında bu kadar az bir malzeme üzerine bu kadar fazla bir kurgu yapılmamıştır.35
Sonuç
Hem Evrensel hem de Radikal gazetesinde yer alan yazılar evrim teorisinin yüzeysel bir propagandası niteliğindedir. Konu hakkında fazla bilgisi olmayan kişilerin dahi kolaylıkla mantıksızlıklarını tespit edebileceği bu tür yazılar, artık evrim teorisini ayakta tutmak için yeterli değildir. Çünkü, insanlar artık evrim teorisinin çıkmazlarını, teorinin bilimsel delillerden yoksun olduğunu çok iyi bilmektedirler.
EVRENSEL GAZETESİNİN EVRİM MASALLARI
20 Kasım 2001 tarihli Evrensel gazetesinde "İlk adım tartışılıyor" başlıklı bir haber yayınlandı. Evrim propagandası niteliğindeki haber, istemeden de olsa, evrimcilerin önemli çelişkilerini ortaya koyuyordu.
Söz konusu haberde, bazı bilim adamlarının, insanın günümüzden 6 milyon yıl önce ağaçlar üzerinde yaşarken iki ayağı üzerine kalktığını iddia ettikleri belirtiliyordu.
Bu konudaki klasik evrimci senaryo ise daha farklıdır: Evrimciler, "insanımsı maymunlar" olarak niteledikleri hayali canlıların ağaçlar üzerinde dört ayaklı olarak yaşadıklarını, ancak daha sonra ormanların azalmasıyla yere indiklerini ve sonra da Afrika savanlarında "ayağa kalkıp dikleştiklerini" iddia edegelmişlerdir.
Evrensel'in sözünü ettiği yeni iddiaya neden olan bulgu, 2000 yılının Ekim ayında bulunan ve Orrorin tugenensis olarak adlandırılan bir fosildir. Fosil evrimcilerin bu senaryolarında birtakım değişiklikler yapmalarına neden olmuştur, çünkü fosili bulan paleontologlar bu fosilin 6 milyon yaşında dik durma özelliğine sahip bir insan olduğunu öne sürmektedirler. Ancak evrimcilerin tespitlerine göre, 6 milyon yıl önce Afrika sık ağaçlı ormanlarla kaplıdır. Bu durumda evrimciler her zamanki gibi zaten bir bulguya dayanmayan senaryolarını değiştirmişler ve "demek ki insan ilk olarak ağaçların üzerinde yaşarken dik durmaya başladı" iddiasını öne sürmüşlerdir. Bu iddianın çelişki ve mantıksızlığı ise açıkça ortadadır.
Dik Durmak, Ağaçlarda Yaşayan Bir Canlıya Avantaj Getirmez
Bilindiği gibi evrim teorisinin temeli, faydalı değişikliklerin doğal seleksiyon vasıtasıyla seçilmesi ve uzun vadede yeni türler oluşturması düşüncesidir. Bu tez temelinden çürüktür, çünkü:
1. Canlılarda faydalı kalıtsal değişiklik oluşturan bir mekanizma yoktur. Bu mekanizmaya aday gösterilen mutasyonların böyle bir etkisi hiç gözlemlenmemiştir.
2. Canlılarda faydalı kalıtsal değişiklik oluşabileceği varsayılsa bile, bunların kompleks organ ve sistemler oluşturması imkansızdır, çünkü söz konusu organ ve sistemler "indirgenemez kompleks" yapıdadırlar, yani sadece kusursuz olduklarında işlev görürler ve dolayısıyla kademe kademe oluşamazlar.
Dolayısıyla, eğer yeni bir özellik bir canlıya avantaj sağlayacak olsa bile, canlı bu özelliği evrimle kazanamaz, çünkü bu avantajı sağlayacak bir mekanizma yoktur.
Evrensel'in dile getirdiği örnekte ise, ortada bir avantaj dahi yoktur. Çünkü, bir maymunun duruş ve yürüyüş şekli, ağaçlarda yaşamak, ağaçlara tırmanmak ve ağaçlar arasında sıçramak için, bir insanın dik duruşundan çok daha elverişlidir. Bir başka deyişle, ağaçlarda yaşayan bir maymunun duruşu değişip, bu maymun dik durmaya başladığında bu onun yararına değil zararına olacaktır. Dolayısıyla bu duruş şekli -imkansız olmasına rağmen mutasyonlar tarafından sağlandığını varsaysak bile- hiçbir zaman doğal seleksiyon vasıtasıyla seçilemeyecek ve gelişemeyecektir.
Ancak evrimciler, teorilerini gözü kapalı savundukları için en mantıksız tezleri dahi hiç çekinmeden savunurlar. Örneğin, dik duruşun ağaçlarda geliştiğini öne süren İngiliz paleoantropolog Robin Crompton, "ağaçlar insanın yürümeyi öğrenmesi için ideal yerlerdir" diyerek bu konuda ne kadar gözü kapalı olduğunu göstermektedir. Ağaçlar, açıklama gerektirmeyecek kadar, yürüyüşe elverişsizdir. Yüksek ağaçlara tırmanmak için insanlar çoğu zaman birtakım aletler kullanırlar. Kaldı ki, söz konusu haberde dik yürüyüşlü insanların ağaçlarda yaşadıkları, avlandıkları vs. iddia edilmektedir.
Bu iddianın inandırıcı olmadığını Londra Tarih Müzesi'nden Profesör Chris Stringer şöyle ifade etmektedir:
O kadar sık ağaçlar ve yapraklar arasında yürümenin daha zor olması gerekir.36
Evrimciler İki Ayaklılığın Kökenini Açıklayamamakta, Sadece Senaryo Üretmektedirler
İnsanlarla maymunlar arasındaki aşılamaz anatomik uçurumların en önemlilerinden biri insanla maymunun farklı yürüyüş şekilleridir. Evrimciler iki ayaklılığın maymunların dört ayaklı yürüyüşünden evrimleştiğini öne sürerler. Ancak buna gösterebildikleri hiçbir delil olmadığı gibi, araştırmalar göstermiştir ki, iki ayaklılığın evrimi hiçbir zaman gerçekleşmemiştir, gerçekleşmesi de mümkün değildir.
Öncelikle daha önce de belirttiğimiz gibi iki ayaklılık evrimsel bir avantaj değildir. Zira, maymunların hareket şekli insanın iki ayaklı yürüyüşünden daha kolay, hızlı ve verimlidir. İnsan ne bir şempanze gibi ağaçlar arasında daldan dala atlayarak ilerleyebilir, ne de bir çita gibi saatte 125 km hızla koşabilir. Aksine insan, iki ayağı üzerinde yürüdüğü için, yerde çok daha yavaş bir biçimde hareket edebilir ve bu nedenle doğadaki canlıların en savunmasızlarından biridir.
Evrimci iddianın bir diğer çıkmazı ise, iki ayaklılığın Darwinizm'in "aşama aşama gelişme" modeline kesinlikle uymamasıdır. Evrimin temelini oluşturan bu model, evrimin bir aşamasında iki ayaklılıkla dört ayaklılık arasında "karma" bir yürüyüş olmasını zorunlu kılar. Oysa, bugün Evrensel gazetesinde insanın ağaçlarda yürümeye başladığı yönündeki iddialarına yer verilen Robin Compton dahi, 1996 yılında bilgisayar yardımıyla yaptığı araştırmalarda bu çeşit bir "karma" yürüyüşün imkansız olduğunu göstermiştir. Compton'un vardığı sonuç şudur:
Bir canlı ya tam dik, ya da tam dört ayağı üzerinde yürüyebilir.37
Bu ikisinin arası bir yürüyüş biçimi, enerji kullanımının aşırı derecede artması nedeniyle mümkün olmamaktadır. Bu yüzden yarı-iki ayaklı bir canlı var olması mümkün değildir.
İnsanla maymun arasındaki uçurum, sadece iki ayaklılıkla sınırlı değildir. Beyin kapasitesi, konuşma yeteneği gibi diğer pek çok özellik de evrimciler tarafından asla açıklanamamaktadır. Evrimci paleoantropolog Elaine Morgan şu itirafta bulunur:
İnsanlarla (insanın evrimiyle) ilgili en önemli dört sır şunlardır:
1) Neden iki ayak üzerinde yürüdüler?
2) Neden vücutlarındaki yoğun kılları kaybettiler?
3) Neden bu denli büyük beyinler geliştirdiler?
4) Neden konuşmayı öğrendiler?
Bu sorulara verilecek standart cevaplar şöyledir:
1) Henüz bilmiyoruz.
2) Henüz bilmiyoruz.
3) Henüz bilmiyoruz.
4) Henüz bilmiyoruz. Sorular çok daha artırılabilir, ama cevapların tekdüzeliği hiç değişmeyecektir.38
Paleontolog Meave Leakey de kendisine dik duruşun kökeni hakkında ellerinde bir delil olup olmadığı sorulduğunda, olmadığını belirtmiş, bunun bir sır olduğunu ve ilk başta canlıyı verimsiz kılacağını söylemiştir.39

Sonuç
Görüldüğü gibi evrimciler nasıl gerçekleştiğini dahi açıklayamadıkları dik duruş hakkında birçok spekülasyonlar öne sürmektedirler. Hatta, Robin Compton'ın örneğinde olduğu gibi, dik duruşun kademeli evriminin imkansız olduğunu bilimsel yöntemlerle ispatlayan bir bilim adamı, daha sonra ağaçlarda dik durmayı ve yürümeyi öğrenen maymunlar masalından söz etmekte bir sakınca görmemektedir. Evrensel gazetesinin sık sık yayınladığı bu evrimsel masallar, aslında evrim teorisinin çıkmazlarını, çelişkilerini ve mantıksızlığını gözler önüne sermekten başka bir şeye yaramamaktadır.
CUMHURİYET BİLİM TEKNİK GENLERLE İLGİLİ DENEYLERİ SAPTIRIYOR
11 Ağustos 2001 tarihli Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde "Deney Tüpünde Evrim" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda, proteinler üzerinde yapılan bazı deneyler anlatılarak, bu deneylerin evrim teorisinin delili oldukları öne sürülüyordu. Aşağıda, söz konusu yazıdaki bilimsel yanılgılar ortaya konmakta ve söz konusu deneylerin evrim teorisine bir kanıt oluşturmadığı açıklanmaktadır.
"Deney Tüpünde Evrim" başlıklı yazıda, bilim adamlarının "DNA Shuffling" olarak isimlendirdikleri bir yöntemden bahsedilmektedir. (İngilizce "Shuffling" kelimesinin Türkçe karşılığı "oyun kağıtlarını karıştırmak-karmak" anlamına gelmektedir. Yazıda bu ismin verilmesinin nedeni ise söz konusu yöntemde bir proteine ait DNA bilgilerinin karıştırılmasıdır.)
Bilindiği gibi, bir canlı vücudundaki her proteinin üretimini sağlayan bilgi, canlı hücresinin çekirdeğindeki DNA'da bulunur. Örneğin insan DNA'sı, 3,5 milyar harften oluşan bir bilgi bankası gibidir. Bir proteini oluşturmak için gereken bilgiler de bu 3,5 milyar harfin içinde bulunan bir grup harftir.
Söz konusu deneyde ise, bir proteini oluşturan bilgiler DNA'dan gen parçaları olarak kesilmiş ve bu genler birbirleri ile karıştırılmışlardır. Bu yolla proteini oluşturan genlerin birbirleri ile gelişigüzel birleşmeleri sağlanmıştır. Böylece birçok gen kombinasyonu elde edilmiştir. Bu genler tekrar o proteini üreten bakterilere aşılanmışlardır. Bakterilerin uygun ortamda gelişmeye ve üremeye bırakılması ile aşılanan genlerin ürünleri olan proteinlerin sentezlenmesi sağlanmıştır. Bunun sonucunda ise işe yarar proteinler tespit edilmiş, gerektiği durumlarda tekrar laboratuvar koşullarında birbirleriyle karıştırılmışlardır.
Günümüzde biyoteknoloji ve genetik mühendisliği alanında, özellikle ilaç veya insülin gibi proteinlerin üretiminde veya bazı enzimlerin reaksiyon hızlarını değiştirme gibi konularda kullanılan bu ve benzeri yöntemler, evrimciler tarafından evrim teorisinin bir delili gibi gösterilmektedir. Oysa bu çalışmaların evrim teorisi lehinde bir delil olması mümkün değildir. Genetik mühendisliği çalışmaları, "Rekombinant DNA" teknolojisinin gelişimi ile yürür. "Rekombinant" kelimesi ile, önceden ortamda var olan yapıların (burada genlerin) yeniden birleştirilmesi kastedilmiştir. Bu durumda, evrimcilerin öncelikle, genetik mühendisliğinin hammaddesi olan genlerin kökenini açıklayabilmeleri gerekmektedir. Oysa bilinen tüm evrimci yayınlarda bu konu hakkındaki açıklamalar birer masaldan öteye geçmemektedir. DNA'nın kökeni konusunda tam bir çıkmazda olan evrimciler, son bir umutla genetik mühendisliğinde kullanılan ve kesinlikle tesadüfe yer verilmeyen, yönlendirilerek hazırlanan çalışmalara bel bağlamışlardır. Oysaki evrim teorisi, canlı türlerinin sadece tesadüfi mekanizmalar ile oluştuğunu temel alan bir görüştür.
Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki yazıda da, genler üzerinde yapılan birtakım değişiklikler, "laboratuvarda evrimin bir aşaması oluşturuldu" gibi yanıltıcı bir şekilde duyurulmaktadır. Oysa başta da belirttiğimiz gibi bu ve benzeri deneylerin evrim teorisi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
Genetik Çeşitlenmeler, Tür Oluşumuna Yol Açmaz
Allah; sizi yarattı, sonra size rızık verdi, sonra sizi öldürmekte, daha sonra sizi diriltmektedir. Ortaklarınızdan bunlardan herhangi birini yapacak var mı?...
(Rum Suresi, 40) |
Bu çok açık bir gerçektir, çünkü genetik mühendisliğinin temel alındığı deneyler ile yeni bir tür oluşturulmamakta, sadece aynı tür içinde farklı özellikler elde edilebilmektedir.
Örneğin, Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki yazıda da, çamaşır suyunun soğuk suda da etkinliğini kaybetmemesi için yapılan çalışmalar örnek verilmiştir. Bu çalışmalar, Pseudomonas bakterisinde bulunan ve yağları çözebilme özelliğine sahip lipaz enzimlerinin, düşük sıcaklıklarda elde edilmesi esasına dayanır. Lipaz enziminin bilgisini taşıyan gen dizisi, çeşitli yöntemlerle daha küçük DNA parçalarına ayrılmaktadır. Daha sonra da bu parçalar gelişigüzel bir biçimde birbirleriyle birleşmeye bırakılmışlardır.
Bu deney, bir canlı türü içinde genetik değişimlerden ibarettir. Lipaz enzimine ait gen bilgisine yeni bir bilgi eklenmemekte, sadece enzimi etkin hale getiren sıcaklık derecesi düşürülmektedir. Bu ise, ne enzimin başka bir enzime ne de Pseudomonas bakterisinin bir başka tür bakteriye dönüşmesini sağlamaktadır. Buna "genetik çeşitlenme" (genetik varyasyon) denir ve bu çeşitlenme evrim teorisine hiçbir kanıt oluşturmaz.
Genetik çeşitlenmenin bakteriler düzeyinde pek çok örneği vardır. Sözgelimi, genetik mühendisliği çalışmalarında en çok kullanılan E. coli bakterisinin bir proteinine ait bilgiler, yukarıdaki yöntemle parçalanmakta, farklı eşleşmeler meydana getirilmekte ve böylece E. coli bakterisindeki bir proteine farklı özellikler kazandırılmaktadır. Ancak, burada kritik bir nokta vardır: Bu değişiklikler sonucunda, E. coli bakterisi hala E. coli bakterisi olarak kalmaktadır. Sadece, E. coli bakterisinin sahip olduğu bir özellik, örneğin bir enziminin etkin hale geldiği ısının derecesi değişmektedir.
|
Evrimciler ise, bu gerçeği bilmelerine rağmen biyoteknoloji ile genlerde yapılan değişiklikleri evrimin bir delili olarak sunmaya çalışırlar. Oysa, bu genetik değişikliklerin evrim teorisinin bir delili olabilmesi için, bu değişiklikler sonucunda bir genetik bilgi artışı olması ve farklı türlerin ortaya çıkması gerekmektedir. Çünkü evrim teorisinin temel iddiasına göre, türler, tamamen farklı özelliklere sahip başka türlere dönüşmektedir ve yeryüzündeki canlı türlerinin kaynağı bu değişimdir.
Laboratuvar deneyleri sonucunda elde edilen genetik çeşitlenmeler ise, bir canlı türünden tamamen farklı bir genetik yapıya sahip başka bir canlı türünün oluştuğu iddiasını açıklamaz. Genetik çeşitlenmede, sadece potansiyel veya mevcut genetik bilginin ortaya çıkması veya kaybolması söz konusudur.
Evrimciler genetik çeşitlenmeye "mikroevrim' adını vererek, kasıtlı olarak bu gerçeği saptırmaya ve genetik çeşitlenmeyi evrimin delili olarak göstermeye çalışırlar. Bazı evrimcilerin iddiasına göre, genetik çeşitlenme, milyonlarca yıl içinde yeni bir türün oluşması ile sonuçlanır. Darwin'in iddiası da bu yöndedir.
Ancak genetik bilimi, evrimcilerin bu hayallerinin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini ortaya koymaktadır. Çünkü, genetik çeşitlenmeye neden olan DNA'ların karışması, mutasyonlar, gen kombinasyonları gibi etkiler, sadece o canlı türünün sahip olduğu gen havuzu içinde gerçekleşir. Yani bu gen havuzuna yeni bir gen, başka bir deyişle farklı bir bilgi eklemek mümkün değildir. Sürekli karıştırılan oyun kartlarına yeni kartlar eklenmediği gibi, genlerin sürekli olarak birbirleri ile karıştırılmaları neticesinde yeni genler oluşmaz. 20. yüzyılın ünlü hayvan yetiştiricisi Luther Burbank da, türe bağlı kalma eğiliminin tüm canlıları belli bir sınır içinde tuttuğunu belirterek, türler arası değişimin olamayacağını açıklamıştır.40
Genetik Çeşitlenmeler "Tür Değişikliği" Sağlamadığı Gibi, Mutasyonlar da Böyle Bir Etki Göstermez
Bunun en açık delillerinden biri ise, yıllardır meyve sinekleri üzerinde yapılan deneylerdir. Radyasyona maruz bırakılan meyve sineklerinin birçok mutantı oluşmuştur: fazladan kanadı çıkan meyve sinekleri, kanatsız meyve sinekleri, çok büyük kanatları olan meyve sinekleri, çok küçük kanatları olan meyve sinekleri gibi... Ancak yine de bunların tamamı meyve sineği olarak kalmıştır, çoğu sakat kalmış, bir kısmı yaşamını dahi sürdürememiştir. Hayatta kalanlardan da ortaya yeni bir tür çıkmamıştır.
Moleküler biyolog Dr. Michael Thomas, mikroevrimin, türler arasında değişime olanak tanımadığını ve evrimcilerin bu konuda bir çarpıtma yaptıklarını açıklar. Bu konuda verdiği örneklerden biri, evrimciler tarafından çarpıtılarak kullanılan bakteri ribozomu mutasyonlarıdır. Bu mutasyonlar bazı durumlarda ribozumun çalışmasını durdurmamakta, sadece form değişikliğine yol açmaktadır. Bu form değişikliği ise bakterinin streptomicin gibi ribozom üzerinde etkili olan antibiyotiklerden etkilenmemesini sağlamaktadır. Ancak bu durum bakteriye yeni bir genetik bilgi eklememekte, dolayısıyla iddia edildiği gibi bir "evrim örneği" oluşturmamaktadır. Dr. Thomas şu yorumu yapmaktadır:
Mutasyona uğrayan ribozom hala tipik bir bakteri ribozomudur. Bakteri hala bir bakteri olarak değişim göstermiş, başka bir türe dönüşmemiştir. Bugüne kadar bakteriler üzerinde uygulanan mutasyonlarda, bakteriye değil de farklı bir türe ait bir özelliğe dönüşüm görülmemiştir.
Mikroevrim türleri değiştirmez, ancak organizmanın kendi türü içinde bazı değişikliklere sahip olmasına olanak tanır.
Bazı evrimciler bu "küçük" değişikliklerin milyonlarca yıl içinde makroevrimsel bir değişimle sonuçlanacağını öne sürebilirler. Ancak, E. coli gibi metabolik kapasitesi olan bir bakteriye uygulanan değişimler bile bakterinin türünü değiştirmesine yetmemiştir. Ayrıca laboratuvarda gözlemlenen değişimler, makroevrim için gereken değişimler değildir. Öyle ise, mikroevrimin, makro evrim ile sonuçlanacağını iddia edenler yanlış bir benzetme kullanmakla suçlanabilirler.41
Evrimcilerin kasıtlı olarak mikroevrim olarak adlandırdıkları genetik çeşitlenmenin, evrim teorisinin temelini oluşturan makroevrim iddiasını açıklayamayacağını, ünlü evrimci paleontolog Roger Lewin ise şöyle açıklamaktadır:
Darwin'in (varyasyonlardan yola çıkarak) yaptığı mantık yürütmeler haklı mıydı? Evrimsel biyolojinin tarihindeki son 40 yılın en önemli konferanslarından birine katılan bilim adamlarının ortaya koydukları yargıya göre, bu sorunun cevabı "hayır"dır. Chicago konferansındaki temel sorun, "mikroevrimi sağlayan temel mekanizmaların, makroevrim adını verdiğimiz fenomeni açıklamak için de kullanılıp kullanılamayacağı olmuştur. Cevap açıkça verilebilir: Hayır.42
 |
Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah')tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.
(Mülk Suresi, 19) |
Evrim teorisini eleştiren kitap ve makaleleri ile tanınan biyofizik profesörü Lee Spetner ise, bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:
Evrimciler, 'evrim bir gerçektir' diye ısrar etseler de, evrim imkansız bir hikayeden başka bir şey değildir. Hiç kimse makroevrimin oluştuğunu gösterememiştir. Birçok evrimci makroevrimin, uzun bir mikroevrim dizisinin sonucu olduğunu öne sürer, ancak bugüne kadar bunu kanıtlayabilen biri olmamıştır.43
Sonuç olarak, Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinde yer verilen ve genetik çeşitlenme ile sonuçlanan deneyler, evrim teorisinin bir delili değildir. Çünkü evrim teorisi, doğada canlıları daha kompleks hale getiren mekanizmalar bulunduğunu ve bu yolla bir canlı türünün bir başka canlı türüne dönüştüğünü iddia eder. Oysa, genetik mühendisliği ve biyoteknoloji alanında yapılan deneylerde genetik çeşitlenmelerin, tür değişikliğine yol açmasının imkansız olduğu görülmüştür. Ancak Cumhuriyet Bilim Teknik gibi evrimci yayınlarda bu gerçek görmezden gelinmekte ve bazı kelime oyunları ile evrim teorisinin laboratuvarda ispatlandığı gibi gerçek dışı iddialar öne sürülmektedir.
Bilinçli Olarak Yönlendirilmiş Deneyler, Evrim Teorisine Kanıt Sağlamaz
Bu noktada belirtilmesi gereken bir başka konu ise, evrimcilerin evrime delil gibi sundukları deneylerin yapısıyla ilgilidir. Evrimciler, hem genlerde oluşan değişikliklerin rastgele meydana geldiğini öne sürerler, hem de bu rastgele değişikliklerden faydalı olanların doğal seleksiyon gibi şuursuz bir mekanizma vasıtasıyla seçildiğini iddia ederler. Ancak, laboratuvarda oluşturdukları ortamda hiçbir şey rastgele değildir. Aksine, genlerin çeşitli özel enzimlerin kullanılmasıyla DNA'dan kopartılarak, birbirleri ile karıştırılmaları, daha sonra tekrar bakterinin hücresine yerleştirilmeleri, ardından faydalı olanların seçilerek, tekrar birbirleri ile karıştırılmaları ve bu esnada hep uygun ortamlarda bulundurulmaları gibi aşamalar, bilinçli, akıl ve bilgi sahibi bilim adamları tarafından, özel hazırlanmış laboratuvar koşullarında yapılmaktadır. Ancak evrimcilerin iddiasına göre, doğada "evrim" gerçekleşirken herhangi bir akıl, bilinç ve bilgi bulunmamaktadır. Sadece tesadüfler ve bilinçsiz doğa kanunları etkindir. Evrimciler her ne kadar "laboratuvarda evrim kanıtlandı" başlıkları ile deneylerini duyursalar da, bu deneyler aslında, laboratuvarda yaratılışın gerekliliğinin kanıtlandığını göstermektedir.
Aslında genetik mühendisliğini içine alan araştırma ve deneylerin tamamı, canlılığın var olabilmesi için akıl, bilinç ve bilgi gerektiğini göstermektedir. Bu ise, sonsuz bir akıl ve bilgiye sahip olan Yaratıcı'nın, Allah'ın varlığının açık bir ispatıdır. Fakat evrimciler, evrim teorisine körü körüne bağlılıkları nedeniyle bu açık gerçeği görmezden
gelmektedirler. Kansas State Üniversitesi'nden Scott C. Todd'un 30 Eylül 2000 tarihli Nature dergisinde yer alan sözleri bunun en açık delillerindendir:
Bütün veriler bilinçli bir tasarım olduğunu gösterse dahi böyle bir hipotez, natüralizme uymadığı için bilimden dışlanır.
Todd'un natüralizmden kastettiği ise, materyalist bilim anlayışıdır. Sadece maddenin varlığını kabul eden ve Allah'ın varlığını inkar etmeyi zorunlu kılan bir saplantıdır bu. İşte evrimciler bu materyalist saplantıları nedeniyle, evrim teorisini çürüten deney veya delilleri dahi, evrim teorisinin bir delili gibi sunma saplantısına sahiptirler.
İNSAN DERİSİNİN RENGİNDEKİ FARKLILIKLARIN NEDENİ EVRİM DEĞİLDİR
Cumhuriyet Bilim Teknik dergisinin 30 Kasım 2002 tarihli sayısında, "İnsanın Deri Rengindeki Farklılıkların Sırrı Çözüldü" başlıklı bir yazı yayınlandı. İnsan derisinin renginin sözde evrimi hakkında bu yazıda yer alan yanılgılar aşağıda açıklanmaktadır.
İnsan Derisinin Rengindeki Farklılıklar Evrimin Sonucu Değildir
Söz konusu yazıda, ilk insanların farklı iklimlere göç ettikçe, derilerinin renginin bazı faktörlere bağlı olarak değiştiği anlatılmakta ve bu değişim evrimin bir parçası olarak gösterilmektedir. Oysa farklı deri renklerinin meydana gelmesi insan evriminin bir sonucu değildir. Farklı insan renkleri, insanların sahip olduğu genetik çeşitliliğin bir sonucudur.
Söz konusu yazıda, farklı insan derisi renklerinin kökeni özetle şöyle açıklanmaktadır: İlk insanlar farklı bölgelere göç ettiklerinde, farklı iklimler ve yiyeceklerle karşılaştılar. Bu yeni çevre koşulları ise, ten rengi ile birleştiğinde insanın sağlığı üzerinde farklı etkiler meydana getirdi. Örneğin daha soğuk iklimlere gidenler arasında daha koyu tene sahip olanlar vitamin D eksikliği yaşadılar; bu nedenle raşitizm gibi hastalıklara sahiptiler. Bilindiği gibi deri, güneş ışığını kullanarak D vitamini üretir. Soğuk iklimlerde daha az güneş ışığı olduğu ve koyu renk tenliler, güneş ışığına daha çok dirençli oldukları için daha az D vitamini ürettiler. Bunun bir sonucu olarak ise, soğuk iklime göç eden insan topluluğu içindeki koyu renk tenliler zaman içinde elendiler, geriye ise beyaz tenlilerden oluşan bir topluluk kaldı.
Bunun tam tersi durum ise, daha sıcak bölgelere göç eden topluluklar arasında yaşandı. Daha sıcak bölgelerde, daha koyu renk tenliler daha kolay yaşayacakları ve cilt kanseri gibi deri hastalıklarına yakalanma riskleri daha az olduğu için, burada yaşayan insan topluluklarının içinde, beyaz tenliler zaman içinde yavaş yavaş elendi ve geriye koyu renk tenliler kaldı.
|
Evrimciler bu süreci teorilerinin bir kanıtı gibi göstermeye çalışırlar, oysa yukarıdaki açıklamada görüldüğü gibi, gerçekte ortada bir evrim süreci bulunmamaktadır. Zaten mevcut olan insan derisine ait özellikler, belli yerlerde daha baskın çıkmakta ve bir süre sonra üstün duruma gelmektedir. Belli bir bölgedeki belli bir ten rengi, evrim teorisinin öngördüğü gibi mutasyonlar sonucunda meydana gelmemektedir. Ortada basitten komplekse doğru bir evrim de yoktur. Daha önce olmayan genlerin evrimi de söz konusu değildir. Sadece mevcut olan genetik çeşitlenmenin coğrafi dağılımı ve coğrafi şartlara göre bazı genetik varyasyonların baskın çıkması durumu vardır. Oysa evrim olabilmesi için, daha önce bulunmayan genlerin mutasyonlar ve doğal seleksiyon sonucunda ortaya çıkması ve organizmada basitten komplekse doğru bir gelişim olması gerekmektedir.
Cumhuriyet Bilim Teknik dergisi, evrimcilerin klasik yanılgısını tekrar ederek, bir tür içindeki varyasyonları, evrim gibi anlatmıştır.
Varyasyonlar Evrim Değildir
Varyasyon, genetik biliminde kullanılan bir terimdir ve "çeşitlenme" anlamına gelir. Bu genetik olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların, birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden olur. Varyasyonların kaynağı ise o türün içindeki bireylerin sahip olduğu genetik bilgidir. Bu bireylerin aralarındaki eşleşmeler sonucunda bu genetik bilgi yeni nesillerde değişik kombinasyonlarda biraraya gelir. Anne ve babanın kromozomları arasında genetik madde alışverişi olur. Böylece genler birbiriyle karışır. Bunun sonucu da bu bireyin fiziksel özelliklerinde bir çeşitlenme meydana gelmesidir.
İnsan ırkları ve insanlar arasındaki birbirinden farklı fiziksel özellikler de insan türüne ait 'varyasyonlar'dır. Yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik bilgiye sahiptirler; ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon potansiyeli sayesinde, kimisi açık renk kimisi koyu renk tenlidir, kimi çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır. (Varyasyonun anlamı ve neden evrim teorisine delil olmadığı konusunda detaylı bilgi için bkz. Hayatın Gerçek Kökeni, Harun Yahya)
Sonuç
Yukarıdaki açıklamalarda da görüldüğü gibi, insanların derilerinin farklı renklerde oluşu, evrim teorisi açısından bir kanıt değildir.
BİLİM VE TEKNİK DERGİSİNİN ''HIV VİRÜSÜNÜN EVRİMİ'' HİKAYESİ
Bilim ve Teknik dergisinin Nisan 2002 sayısında "AIDS" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda, AIDS hastalığına neden olan HIV virüsünün evriminden söz ediliyordu. HIV virüsünün çok fazla mutasyona uğraması ve ilaçlara çok hızlı direnç kazanması Bilim ve Teknik dergisi tarafından "HIV virüsünün evrimi" olarak nitelendirilmişti.
Oysa, HIV virüsünün bu özellikleri bir evrim değildir. Bilim ve Teknik dergisi, konuyu evrimci önyargılarla değerlendirmiştir.
HIV virüsünün çok hızlı mutasyon geçirdiği doğrudur, ancak bu virüsün çok fazla mutasyon geçirmesi onu başka bir canlı yapmamaktadır, HIV virüsü yine HIV virüsü olarak kalmaktadır. Biyoloji profesörü Michael Behe, evrimcilerin HIV virüsünün mutasyona uğramasını evrim olarak nitelendirmesini şöyle eleştirmektedir:
Görüyorsunuz HIV mutasyona uğruyor ve ilaçlara dirençli hale geliyor, böylece evrim gerçekleşiyor! Başka soruya ne gerek var? Ancak bu programı (bu iddianın yer aldığı PBS televizyonundaki programı) izleyen hiç kimse, milyonlarca hastada yer alan olağanüstü sayıda virüs parçacıklarının defalarca mutasyona uğramalarına, aralarında acımasız bir rekabet olmasına ve doğal seleksiyonun etkisine rağmen hala HIV virüsüne sahip olduğumuzun, çok farklı bir virüsün oluşmadığının farkında değildi. Öyle ise bu doğal seleksiyonun sınırsız olasılıklarını değil de, sınırlarını mı göstermektedir? Ve bir virüste meydana gelen basit bir ilaç direncine bakarak, olağanüstü kompleks biyolojik özelliklerin zaman içinde oluşacağı varsayımında bulunabilir miyiz?44
Tıp doktoru Carl Wieland ise "Has AIDS Evolved?" (AIDS Evrimleşti mi?) başlıklı makalesini şöyle bitirmektedir:
Bu makalenin başlığında sorulan sorunun cevabı şudur: virüsler çok fazla değişebilirler ve AIDS virüsü bulaşıcılığını değiştirmiş olabilir, ancak bu tür değişikliklerin, nitelik veya yön olarak, virüsü tamamen yeni ve daha kompleks bir organizmaya dönüştürecek değişiklikler olmadığı kesindir. Bu anlamda, AIDS evrimleşmemiştir.45
Evrimci bilim adamlarının, HIV virüsü gibi hızlı mutasyona uğrayan organizmaları veya ilaçlara karşı direnç kazanan bakteri ve virüsleri, türlerin sahip olduğu genetik çeşitliliği evrime delil gibi göstermeleri bilinen bir evrimci taktiktir. Amaç, konu hakkında bilgisi olmayan insanların gözlerini boyamak, evrimi bilimsel bir gerçek gibi sunmaktır. Genetik çeşitliliğin, ilaçlara direnç gelişmesinin ve mutasyonların neden evrim olmadıkları diğer kitaplarımızda birçok kereler açıklandığı için burada tekrarlanmayacaktır. (Detaylı bilgi için bkz. Evrimcilere Net Cevap 1-2-3, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)
BİLİM VE ÜTOPYA DERGİSİ, EVRİM ZİNCİRİNDEKİ BOŞLUKLARI DOLDURMA HAYELLERİ KURUYOR
Bilim ve Ütopya dergisinin Ağustos 2002 tarihli sayısında yer alan "Karada Yürüyen İlk Canlılardan Birinin Fosili" başlıklı yazıda, sudaki yaşamdan karadaki yaşama geçişe ışık tutan bir canlının fosilinin bulunduğu öne sürülüyordu. Yirmi yıl önce İskoçya'da bulunan ve Pederpes finneyae olarak isimlendirilen fosilin karada yürüdüğü, ancak zaman zaman suda yaşadığı, böylece balıklarla kara omurgalıları arasında çok önemli bir bağlantıyı sağladığı iddia ediliyordu.
Söz konusu fosil, her ne kadar Bilim ve Ütopya dergisi tarafından evrim teorisi için önemli bir delil bulunmuş gibi sunulmuşsa da, Pederpes finneyae, evrim teorisinin hiçbir sorununu çözmemekte, aksine evrim teorisinin önemli sorunlarından birini tekrar gündeme getirerek hatırlatmaktadır. Zooloji profesörü Robert Carroll, bu fosil hakkında Nature dergisinde yazdığı görüşünde bunu şöyle belirtmektedir:
Belki de Pederpes'in en büyük önemi Karbonifer Devrinin başında bulunması beklenen diğer erken tetrapod soyuna ait fosillerin eksikliğini vurguluyor olması... İyi tanımlanmış grupların dinozorlar ve memeliler gibi fosilleri daha sık bulunabiliyor. Ancak büyük omurgalı gruplarını birbirine bağlayan gerçek ara formların sayısı çok az... ata ve torun formlarını birbirine bağlayan ender ve kısa ömürlü soylar, büyük ölçüde hala bilinmiyor... Palaeozoic soyların birçok erken üyesine ait fosillerin eksikliği, yaşayan tetrapod gruplarının güvenilir bir sınıflandırılmasının yapılmasını engelliyor.46
Carroll'ın belirttiği gibi, dinozorların, memelilerin, balıkların fosillerine sıkça rastlanmaktayken, evrimcilerin yaşadıklarını varsaydıkları ara geçiş canlılarının fosillerine rastlanmamaktadır. Bunun nedeni, ara geçiş formlarının hiçbir zaman yaşamamış olmalarıdır.
Ayrıca, kara omurgalılarının (tetrapodların) kökeni, evrimciler için son derece büyük bir problemdir ve tek bir fosilin, evrimciler tarafından taraflı şekilde yorumlanması ile çözülmesi kesinlikle mümkün değildir. Tetrapodlar, semenderden fillere kadar dört ayağı üzerinde yürüyen tüm canlıları kapsar. Tüm bu canlıların kökeni, evrim teorisi açısından bakıldığında büyük bir muammadır. Bu canlıların tamamı, fosil kayıtlarında aniden belirmektedirler, evrimleştiklerine dair hiçbir iz bulunmamaktadır.
Tetrapodların Kökeni Evrim Teorisi Açısından Büyük Bir Sorundur
Dört ayaklılar (tetrapodlar), karada yaşayan omurgalı canlıların geneline verilen isimdir. Bu sınıflama içinde amfibiyenler, sürüngenler ve memeliler yer alır. Evrim teorisinin dört ayaklıların kökeni hakkındaki varsayımı ise, bu canlıların suda yaşamakta olan balıklardan evrimleştiği yönündedir. Oysa bu iddia, hem fizyolojik ve anatomik yönlerden çelişkilidir, hem de fosil kayıtları yönünden temelsizdir.
Bir balığın karada yaşamaya uygun hale gelmesi için, solunum sistemi, boşaltım mekanizması, iskelet yapısı gibi farklı yönlerden çok büyük değişimler geçirmesi gerekir. Solungaçlar akciğere dönüşmeli, yüzgeçler vücut ağırlığını taşıyacak biçimde ayak özelliği kazanmalı, vücut artıklarını arıtmak için böbrekler oluşmalı, deri sıvı kaybetmeyi engelleyecek bir yapı kazanmalıdır. Tüm bu değişimler gerçekleşmediği sürece, bir balık karaya çıktığında en fazla birkaç dakika yaşayacaktır.
Peki kara canlılarının kökeni evrim teorisine göre nasıl açıklanır? Evrimci literatüre bakıldığında, bu konudaki bazı yüzeysel yorumların Lamarkist mantıklar taşıdığını görebiliriz. Örneğin yüzgeçlerin ayaklara dönüşmesi konusunda, "yüzgeçler, balıkların karada sürünmeye çalışmalarıyla birlikte yavaş yavaş ayak haline geldi" gibi yorumlar yapılmaktadır. Türkiye'nin evrim konusunda otorite sayılan bilim adamlarından biri olan Ali Demirsoy dahi, şöyle yazmaktadır: "Belki çamurlu sularda sürüne sürüne bu akciğerli balıkların yüzgeçleri bir zaman sonra amfibi ayağı şeklinde gelişmiştir."47
Bu yorumlar başta da belirttiğimiz gibi Lamarkist bir mantığa dayanmaktadır. Çünkü yorumun temelinde "kullanılan organın gelişmesi" ve bunun sonraki nesillere aktarılması kavramları vardır. Lamarck'ın bir asır önce bilimin dışına itilmiş olan teorisi, görünen odur ki, hala evrimci biyologların bilinçaltlarında büyük bir etkiye sahiptir.

Söz konusu Lamarkist ve dolayısıyla bilim dışı senaryoları bir kenara bırakırsak, doğal seleksiyon ve mutasyona dayalı olan senaryoları incelememiz gerekir. Bu mekanizmalarla düşündüğümüzde ise, sudan karaya geçiş iddiasının tümüyle çıkmaz içinde olduğunu görürüz.
Sudan karaya çıkan bir balığın nasıl olup da karaya uygun hale gelebileceğini düşünelim: Eğer bu balık, solunum sistemi, boşaltım mekanizması, iskelet yapısı gibi farklı yönlerden çok hızlı bir biçimde değişim geçirmez ise, kaçınılmaz olarak ölecektir. Öyle bir mutasyon zinciri olmalıdır ki, bu, balığa anında bir akciğer kazandırmalı, yüzgeçlerini ayaklara dönüştürmeli, ona bir böbrek eklemeli, derisini su tutacak bir yapıya sokmalıdır. Bu mutasyon zincirinin tek bir hayvanın yaşam süreci içinde gerçekleşmesi de zorunludur.
Böyle bir mutasyon zincirini hiçbir evrimci biyolog savunmaz, çünkü bu düşüncenin saçmalığı ve imkansızlığı ortadadır. Buna karşılık, evrimciler "ön-adaptasyon" (pre-adaptation) kavramından söz ederler. Bunun anlamı, balıkların, karada yaşamak için gerekli olan değişimleri, henüz suda yaşarken edindikleridir. Yani, bu teoriye göre, bir balık türü, henüz suda yaşarken ve hiç ihtiyaç duymazken, karada yaşamasını sağlayacak özellikleri kazanmıştır. "Hazır" hale gelince de karaya çıkıp burada yaşamaya başlamıştır.
Ancak böyle bir senaryonun evrim teorisinin kendi varsayımları içinde bile bir mantığı yoktur. Çünkü denizde yaşayan bir canlının karaya uygun özellikler kazanması, onun için bir avantaj oluşturmayacaktır. Dolayısıyla bu özelliklerin doğal seleksiyon vasıtasıyla seçilerek oluştuğunu ileri sürmenin hiçbir mantıklı bilimsel temeli olmadığı açıktır. Aksine, doğal seleksiyon vasıtasıyla "ön-adaptasyon" geçiren bir canlının elenmesi gerekir, çünkü bu canlı karada yaşamaya uygun özellikler kazandıkça denizde dezavantajlı hale gelecektir.
Kısacası, "denizden karaya geçiş" senaryosu tümüyle çıkmaz içindedir. Nitekim evrimci biyologların bu konuda ortaya koyabildikleri tutarlı tek bir fosil kanıtı da yoktur.
Evrimci doğa tarihçileri dört ayaklıların atası olarak genellikle Rhipidistian ya da Coelacanth sınıflarına ait balıkları sayarlar. Bunlar, Crossopterygian takımına ait balıklardır ve evrimcileri umutlandıran tek özellikleri, yüzgeçlerinin diğer balıklara göre "etli" oluşudur. Oysa bu balıklar birer ara form değildir ve amfibiyenlerle aralarında doldurulamaz anatomik, fizyolojik uçurumlar vardır. Bu boşluğu doldurabilecek tek bir fosil de bütün araştırmalara rağmen bulunamamıştır. Rhipidistian takımının bir üyesi olan Eusthenopteron ile kuyruklu su kurbağası arasındaki anatomik karşılaştırmalar, bunların aralarında derin farklılıklar olduğunu göstermiştir. Eusthenopteron, normal bir balıktır ve kuyruklu su kurbağasına birçok yönden benzemez.48
Kısacası balıklar ve amfibiyenleri birbirine bağlayacak hiçbir ara form yoktur. Robert L. Carroll, bu gerçeği "erken amfibiyenlerle balıklar arasında ara form fosillerine sahip değiliz" diyerek istemeden de olsa ifade etmektedir.49 Carroll, aynı kitabında şu yorumları da yapmaktadır:
Fosil kayıtlarında ilk ortaya çıktıklarında, hem kurbağalar hem de semenderler iskeletsel anatomileri yönünden temelde oldukça moderndirler... Kurbağalar, semenderler ve sesilyenler, iskeletsel anatomileri ve yaşam biçimleri yönünden hem şu anda hem de fosil kayıtları boyunca birbirlerinden çok farklıdırlar... Bu üç farklı takımın da özelliklerini barındıracak herhangi bir muhtemel atanın fosil izine rastlanamamıştır.50
Bir başka evrimci paleontolog Barbara J. Stahl ise, Vertebrate History: Problems in Evolution (Omurgalı Tarihi: Evrimde Problemler) adlı kitabında şöyle yazar:
Bilinen balık türlerinin hiçbiri, karada yaşayan dört ayaklıların atası olarak belirlenememektedir. Bu balık türlerinin çoğu amfibiyenlerin ortaya çıkmasından sonra yaşamışlardır. Amfibiyenlerden önce gelen balıkların, dört ayaklılarda bulunan eklem ve omurgaların herhangi birisini geliştirdiklerine dair ise hiçbir delil yoktur.51
Sonuç
Bilim adamlarının müzeden tekrar ortaya çıkardıkları söz konusu fosil, evrimcilerin ara geçiş formu bulma umutları ile taraflı olarak yorumlanmıştır. Yukarıda da açıklandığı gibi, bir balığın bir kara canlısına dönüşmesi bilimsel olarak imkansızdır, bunun için ancak mucizeler gerekir. Dolayısıyla, evrimcilerin "ara geçiş formunu bulduk", "kayıp halka tamamlandı" benzeri sloganlarla duyurdukları haberler, sadece spekülasyonlardan ibarettir.
HÜRRİYET GAZETESİNİN KUŞ TÜYLERİ YANILGISI
3 Şubat 2002 tarihli Hürriyet gazetesinin Hürriyet Bilim adlı ekinde, "Erkek kuşlar neden daha renkli?" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazıda, tavuskuşlarında ve diğer bazı kuş türlerinde, erkeklerin çok daha renkli ve gösterişli tüylere sahip oldukları belirtiliyor ve "Bilim adamlarının bu konudaki araştırmaları sonucunda vardıkları sonuçların Darwin'in 1871'deki teziyle örtüştüğü" ileri sürülüyordu. Oysa gerçekte ortada Darwin'in teziyle örtüşen bir bilimsel bulgu yoktur. Hürriyet'in sözünü ettiği konu, canlıların özelliklerinin evrimci bir önyargı ile yorumlanmasından ve bu yoruma dayalı senaryolar üretilmesinden başka bir şey değildir.
|
Söz konusu haberin konusu, Darwin'in 1871'de yayınlanan The Descent Of Man, And Selection In Relation To Sex (İnsanın Türeyişi ve Seksüel Seçme) adlı kitabında ortaya atılan tezdir. Darwin bu kitapta insanın kökenine dair bugün evrimcilerin bile dile getirmekten utandıkları ırkçı görüşler öne sürerken, bir yandan da canlılardaki bazı yapıların "seksüel seçme"nin eseri olduğunu iddia etmiştir. Seksüel seçme, bir hayvan topluluğundaki daha güçlü ve gösterişli bireylerin, karşı cins tarafından daha cazip bulunması ve bu yolla daha fazla üremeleri anlamına gelir. Örneğin bu mantığa göre, kimi erkek kuşların gösterişli renk ve desenleri, dişilerin daha gösterişli erkekleri tercih etmelerinin sonucunda doğal seleksiyon yoluyla aşama aşama kazanılmış bir özelliktir.
Hürriyet'in haberinin kaynağı, Nature dergisi tarafından yayınlanan "Science Update" (Güncel Bilim) bültenidir. Ancak Hürriyet, Türk basınındaki evrimci haberlerin çoğunda olduğu gibi, haberin orijinalinin sadece bir kısmını aktarmış, evrim teorisi açısından pürüzlü gözüken kısmını ise atlamıştır. Oysa gerçekte "Sex Drives Birds Apart" (Seks kuşların arasını açıyor) başlıklı haberde, söz konusu "kuşlar seksüel seçmeyle renklendi" iddiasına karşı çıkan bir bilim adamının da görüşleri aktarılmıştır:
|
Bu çalışma tarafından ele alınmamış olan, ancak seksüel farklılıkları açıklayabilecek başka muhtemel sebepler de var" diyor Trevor Prince. Prince, San Diego'daki California Üniversitesi'nde kuş türlerinin farklılıkları üzerinde çalışıyor. Örneğin, karada yaşayan ve kavgacı bazı türler büyük seksüel farklılıklar gösteriyorlar, çünkü belki de daha büyük ve daha parlak erkekler, saldırganları daha çok caydırıyorlar ve daha fazla dövüş kazanıp daha fazla çiftleşebiliyorlar. Yine de, Price'a göre, bu popülasyonlar kendi içlerinde farklılıkları koruyorlar, çünkü bazen daha güçlü erkekler kavga etmekle meşgulken, daha gösterişsiz erkekler çiftleşme için imkan bulabiliyorlar. 52
Görüldüğü gibi, bir başka evrimci bakış açısı, kuşların renkli tüylerine tamamen farklı bir "açıklama" getirmektedir. Ancak dikkat edilirse bu farklı açıklamaların hiçbiri, bilimsel delillere dayanarak geliştirilmiş birer tez değildir. Kuşların tüylerinin evrim mekanizmaları ile şekillendiğinin iddia edilebilmesi için, bu tüylerdeki şekil değişikliklerine yol açacak, ancak bu arada canlıya başka bir zarar vermeyecek mutasyonların tanımlanması gerekir. Oysa bu yönde hiçbir bulgu yoktur; böyle bir mutasyonun mümkün olduğunu gösteren bir kanıt bulunmamaktadır. Dahası, bu gibi mutasyonların doğadaki frekansının hesaplanması, bunun popülasyon genetiği verilerine göre değerlendirilmesi ve bu yolla gerçekten böyle bir "evrim süreci"nin mümkün olup olmadığının hesaplanması gerekmektedir. Buna benzer bir hesaplama İsrailli biyofizikçi Lee Spetner tarafından yapılmış ve Spetner, popülasyon genetiği verilerine göre tek bir türün bir başka türe evrimleşmesinin pratikte imkansız olduğu sonucuna varmıştır.53
Evrimciler ise bu gibi gerçekçi hesaplamalarla değil, hayal ürünü senaryolarla konuya yaklaşmaktadırlar. Evrimin varlığını körü körüne kabul ettikleri için, bundan sonra önlerinde sadece "hangi senaryo" sorusu kalmakta, onlar da bu soruya hayal güçlerinin yardımıyla cevaplar aramaktadırlar. Bu nedenledir ki, canlıların kökeni konusunda birbirinden farklı pek çok evrimci senaryoya rastlamak mümkündür. Kuşların tüyleri mi renkli; o zaman Darwinizm bunu "renklilik doğal seleksiyon vasıtasıyla seçildiği için böyle oldu" diye yorumlar. Bazı kuşların renkleri daha mı soluk; o zaman Darwinizm buna "renkleri soluk, çünkü doğal seleksiyon vasıtasıyla soluk olanlar avantajlı kılındı" diye cevap verir. Her durum için doğal seleksiyon merkezli bir senaryo üretmek mümkündür. Ancak senaryolar sadece hayal gücüne dayanmaktadır.
Bu nedenle evrim teorisi, bilimsel bir gerçeklik değildir; Marksizm veya Freudizm gibi dogmatik bir yorum şeklidir. Bu gerçek, 20. yüzyılın en büyük bilim felsefecisi olarak kabul edilen Karl Popper tarafından önemle vurgulanmıştır. Popper, her üçü de 19. yüzyıl materyalizminin ürünü olan Darwinizm'in, Marksizm'in ve Freudizm'in, aynen astroloji gibi bilim dışında kalan bir öğreti olduğunu anlatır. Astroloji, yani yıldız falı, insanların davranışları ile yıldızların hareketleri arasında bir "ilişki" olduğunu varsayar ve sonra da yaşanan her olayı bu varsayıma göre kendince açıklar. Örneğin Salı günü hasta mı oldunuz? Astrolojiye inanan bir kişi, bunu "Jüpiter'in dünya üzerindeki etkisi"ne bağlayabilir. Ertesi gün iyileşirseniz, bu kez de Jüpiter'in etkisinin değiştiğini öne sürer. Her durum için, kendince bir "açıklama" getirir. Ama aslında bizzat bu "açıklamalar", astrolojinin bilimsel bir teori değil, tamamen dogmatik bir inanç olduğunu göstermektedir. Çünkü her durum için bir senaryo üretmek mümkündür, ama bu senaryoların doğruluğunu ve yanlışlığını test etme imkanı yoktur.
Evrimcilerin, insanın ve diğer canlıların kökenine dair ileri sürdükleri senaryolar da tamamen bu şekildedir. Kuşların kökeni hakkında Hürriyet gazetesinin dile getirdiği senaryo da buna dahildir.

Kendisini Darwinist bir önyargı ile şartlandırmayan, konuya akıl ve mantık yoluyla yaklaşan herkes ise, canlılardaki olağanüstü yaratılışı bilinçsiz doğa mekanizmalarının ürünü olarak görmenin ne kadar saçma bir inanış olduğunu fark edecektir. Darwin dahi "tavuskuşunun tüylerini düşünmek beni teorimden soğuttu" itirafında bulunmuştur. Bugün bilim, canlılıktaki yaratılışın Darwin'in zamanında bilinenden çok daha kompleks olduğunu gösterdiğine göre, günümüz evrimcilerinin teoriye körü körüne bağlı kalmayı bırakıp "yaratılış gerçeği"ni görmeleri gerekmektedir.
TÜRKER ALKAN'IN DARWINİZM HAKKINDAKİ YANILGILARI
14 Mayıs 2002 tarihli Radikal gazetesinde Sayın Türker Alkan'ın "Biz Kimiz Şimdi" başlıklı yazısında bazı önemli yanılgılar bulunmaktaydı. Aşağıda Sayın Alkan'ın bu yanılgıları hakkında bazı açıklamalar yer almaktadır.
1. Bilim, Dini Gerçekleri Değil, Darwinizm'i Yıkmıştır
Sayın Alkan yazısında bilimin önyargıları yıkıp geldiğini belirtmiş ve buna Marksistlerin ve ırkçıların bilim tarafından yıkılan önyargılarından örnekler vermiştir. Sayın Alkan'ın bu konudaki tespitleri son derece doğrudur. Ancak, Sayın Alkan'ın yanıldığı nokta şu cümlesinde yer almaktadır:
"Bilim yıka yıka geliyor. En büyük darbeyi de Darwin kuramıyla yara alan 'Adem-Havva öyküsü' yedi."
Özellikle tam tersi bir durumun, yani Darwinizm'in bilim tarafından kesin ve açık delillerle yıkıldığının açığa çıktığı bir dönemde böyle bir yorumda bulunmak, son derece yanlıştır
Çünkü, 20. yüzyılın özellikle ikinci yarısından bu yana, paleontoloji, mikrobiyoloji, genetik, anatomi gibi birçok alanda, Darwinizm'in temel iddiaları bir bir yıkılmıştır. Evrimcilere Net Cevap serilerinde ve diğer evrimle ilgili kitaplarımızda, evrim teorisini yıkan bilimsel gelişmeler detaylarıyla yer almaktadır, bu nedenle bunlara bu yazıda tekrar yer verilmeyecektir. Ancak, evrim teorisinin bilimsel geçerliliği olmamasının nedenleri özetle şöyledir:
- Fosil kayıtları evrim teorisine karşıdır. Çünkü bu kayıtlar farklı canlı gruplarının yeryüzünde birbirlerinden bağımsız olarak, aniden ve kompleks yapılarıyla ortaya çıktığını ve yüzmilyonlarca yıl boyunca değişmeden sabit kaldıklarını göstermektedir. Fosil biliminde "sudden appearance" (aniden ortaya çıkış) ve "stasis" (durağanlık) olarak adlandırılan bu iki bilimsel gerçek, evrim teorisini değil, yaratılışı desteklemektedir.
- Evrim teorisi, canlıların yaratılmadan, rastlantılar ve doğa kanunlarıyla ortaya çıktığı iddiasındadır. Oysa yapılan gözlemler, deneyler, biyomatematiksel hesaplar, bunun mümkün olmadığını ispatlamıştır. Bir bilgisayarın, metal, plastik, cam gibi malzemelerin "tesadüfen" birleşmeleriyle oluşmasının imkansız olması gibi, canlıların da moleküllerin "tesadüfen" birleşmesiyle oluşması imkansızdır.
- Evrimciler tarafından iddia edilen "evrim mekanizmaları", gerçekte hiçbir evrim sağlamamaktadır. Doğal seleksiyon ve mutasyon (yani canlı genlerinde oluşan rastgele değişiklikler) yoluyla, hiçbir canlının avantaj sağladığı, geliştiği gözlemlenmemiştir. Gerçekte mutasyon canlılara her zaman için zarar vermektedir. Yani doğada canlıları basitten komplekse doğru geliştiren "evrim mekanizmaları" yoktur.
- Canlıların anatomik ve özellikle de biyokimyasal yapılarının incelenmesi, Darwinizm'in temeli olan "kompleks yapılar, küçük rastlantısal değişikliklerle kademe kademe oluşur" varsayımını çürütmüştür. Çünkü pek çok organik yapınının "indirgenemez kompleks" olduğu, yani daha basit bir formda hiçbir işlev görmeyeceği, dolayısıyla ancak mükemmel formuyla ortaya çıkmış olabileceği anlaşılmıştır.
Kısacası, bilimden gelen en büyük darbeyi Darwinizm almıştır. (Darwinizmin yıkılışının bilimsel delilleri için bkz. Hayatın Gerçek Kökeni, Harun Yahya)
Allah, Canlılığı Evrimle Yaratmamıştır
Sayın Alkan yazısında, hayatın rastlantı sonucu başladığına inanmadığını, bütün yaratılışı yönlendirenin Allah olduğuna inandığını belirtmiştir. Sayın Alkan, her akıl ve vicdan sahibi insanın vardığı sonucu şu cümleleri ile ifade etmiştir:
"Bana soracak olursanız bütün yaratılışı yönlendiren bir Tanrı vardır. Mucizevi yaşam macerasının bir rastlantı olduğuna inanmıyorum."
Ancak, Sayın Alkan, cümlesine şöyle devam etmiştir:
"Ama (Tanrı) iradesini neden din kitaplarında anlatıldığı gibi koysun da, Darwin'in dediği gibi koymasın, bunu anlamak mümkün değil."
Aslında, Sayın Alkan'ın "anlamak mümkün değil" dediği konu son derece açık ve anlaşılırdır. Allah canlılığı evrimle yaratmamıştır ve bu gerçeği görebileceğimiz iki kaynak vardır: Kuran ve bilim. Allah'ın kesin sözü olan ve hiçbir değişikliğe uğramamış olan Kuran'da Allah, canlıları nasıl yarattığını bildirmiştir ve bu yaratılışta evrimleşme yoktur. Allah canlıları "Ol" emri ile, bugünkü şekil ve yapıları ile yaratmıştır. Kuran'ı ve canlıları yaratan Allah'tır ve Allah'ın canlıları nasıl yarattığını öğreneceğimiz kesin kaynak da Kuran'dır.
Ayrıca bilim de bize Allah'ın canlıları evrim ile yaratmadığını göstermektedir. Yukarıda da söz edildiği gibi, canlıların evrim geçirdiklerine dair tek bir bilimsel delil bulunmamaktadır. Bu durumda, evrim teorisini kabul etmenin hiçbir gerekçesinin olmadığı açıktır. (Bu konuda daha detaylı bilgi için bkz. Kuran Darwinizmi Yalanlıyor, Harun Yahya)
Sonuç
Günümüzde bazı bilim adamlarının hala evrim teorisini kabul ediyor ve savunuyor olması Sayın Alkan'ı yanıltıyor ve kendisinin evrim teorisini bilimsel bir gerçek sanmasına neden oluyor olabilir. Ancak evrim teorisi, tek bir bilimsel delili olmayan ve tamamen ideolojik nedenlerle savunulan bir teoridir. Allah'ın varlığına inanmayan, materyalist ve ateist bir dünya görüşüne sahip kişiler için, evrim teorisi, canlılığın kökenini açıklayan yegane açıklamadır. Bu nedenle, ideolojileri ve önyargıları uğruna, hiçbir bilimsel delili olmayan bir teoriyi savunurlar. Ancak, Sayın Alkan gibi, Allah'ın varlığını kabul eden, yaratılış gerçeğini görebilen kişilerin, evrim teorisini savunmaya hiçbir ihtiyaçları yoktur.
1- Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, London: Burnett Books, 1985
2- Loren Eiseley, The Immense Journey, Vintage Books, 1958, s. 186
3- Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 184
4- Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Harvard Common Press, 1971, s. 33
5- Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, s. 36
6- Edward S., Jr. 1967. The reply: Letter from Birnam Wood. Yale Review. 61:631-640
7- Loren Eiseley, The Immense Journey, Vintage Books, 1958. s 227
8- Scott Gilbert, John Opitz, and Rudolf Raff, "Resynthesizing Evolutionary and Developmental Biology", Developmental Biology 173, Article No. 0032, 1996, p. 361
9- R. Lewin, "Evolutionary Theory Under Fire", Science, vol. 210, 21 November, 1980, p. 883
10- Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Boston:Gambit, 1971, s.101
11- Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt II, New York:D. Appleton and Company, 1888, s. 105
12- Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s. 146
13- Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.I,s. 455
14- Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara 1996, s. 185
15- Richard Lewontin, "The Demon-Haunted World", The New York Review of Books, 9 Ocak, 1997, s. 28
16- Robert Shapiro, Origins: A Sceptics Guide to the Creation of Life on Earth, Summit Books, New York, 1986. s. 207
17- Colin Patterson, "Cladistics", Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982, BBC
18- Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 172, 280
19- Mark Czarnecki, "The Revival of the Creationist Crusade", MacLean's, 19 Ocak 1981, s. 56
20- Scientific American, Aralık 1992
21- William R Fix, The Bone Peddlers, Macmillan Publishing Company: New York, 1984, sf.150-153
22 - Color Atlas of Human Anatomy, Harmony Books, New York, 1994, s. 70.
23- Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, 5. baskı, Ankara, 1996, s.198.
24- Michael Denton, Evolution: A Theory In Crisis, Burnett Books, London, 1985, s. 330.
25- Michael Recce and Philip Treleavan, "Computing from the Brain," New Scientist, cilt 118, no. 1614, 26 Mayıs 1988, s. 61.
26 - Wilder Penfield, The Mystery of the Mind: A Critical Study of Consciousness and the Human Brain, Princeton University Press, New Jersey, 1975, s. 80.
27 - Wilder Penfield, The Mystery of the Mind: A Critical Study of Consciousness and the Human Brain, Princeton University Press, New Jersey, 1975, s. xxi.
28 - Rita Carter, Mapping The Mind, University of California Press, London, 1999, s. 135.
29 - Jeremy Rifkin, Darwin'in Çöküşü, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2001, s. 115.
30 - Pierre P. Grasse, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s. 202.
31 - Introduction to Origins of Species, J. M. Dent & Sons, London, 1971, s. xi.
32 - Introduction to Origins of Species, E. P. Dutton, New York, 1956.
33 - Jeremy Rifkin, Darwin'in Çöküşü, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2001, s. 92.
34- R. Wesson, Beyond Natural Selection, MIT Press, Cambridge, MA, 1991, s. 45.
35 - Henry Gee, In Search of Deep Time, New York, The Free Press, 1999, ss. 116-117.
36 - Jonathan Wells, Icons of Evolution: Science or Myth, Why Much of What We Teach About Evolution is Wrong, Regnery Publishing, Washington DC, 2000, s. 225.
37- Robin McKie, "First Humans Learnt To Walk While Living In Trees", The Observer, 18 Kasım 2001.
38 - Ruth Henke, "Aufrecht aus den Baumen", Focus, cilt 39, 1996, s. 178.
39 - Elaine Morgan, The Scars of Evolution, Oxford University Press, New York, 1994, s. 5.
40- Phillip E. Johnson, Meave Leakey Announces New Hominid Genus; http://www.arn.org/docs/johnson/pj_leakey032201.htm.
41- World Magazine, cilt 16, no. 7, 24 Şubat 2001.
42 - Michael Thomas, "Stasis Considered", Origins Research, cilt 12, no. 2.
43 - Roger Lewin, "Evolutionary theory under fire", Science, cilt 210 (4472), 21 Kasım 1980, s. 883.
44- Dr. Lee Spetner, Lee Spetner/Edward Max Dialogue, continuing an exchange with Dr. Edward E. Max; http://www.trueorigin.org/spetner2.htm
45- Michael Behe, "Fatuous Filmmaking"; http://www.trueorigin.org/pbsevolution02.asp
46 - Carl Wieland, "Has AIDS evolved?", Creation Ex Nihilo, no. 12(3, Temmuz-Ağustos 1990, ss. 29-32
47- Robert Carroll, "Palaeontology: Early land vertebrates", Nature, 4 Temmuz 2002, no. 418, ss. 35-36
48 - Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Meteksan Yayınları, Ankara, 1984, s. 496.
49- Maria Genevieve Lavanant, Bilim ve Teknik, no. 197, Nisan 1984, s. 22.
50- R. L. Carroll, Vertebrate Paleontology and Evolution, W. H. Freeman and Co., New York, 1988, s. 4.
51- 5- R. L. Carroll, Vertebrate Paleontology and Evolution, W. H. Freeman and Co., New York, 1988, ss. 180-182.
52- Barbara J. Stahl, Vertebrate History: Problems in Evolution, Dover, 1985, s. 148
53- "Sex Drives Birds Apart: Promiscuity Makes Females Dull And Males Flashy", Nature Science Update, 13 Mart 2001, http://www.nature.com/nsu/010315/010315-5.html
54 - Lee Spetner, Not By Chance, The Judaica Press, New York, 1997
|